YARIM KALMAK

 –  MERAL TABAKOĞLU TOKSOY 

*

Tekrar eden sıkıcı günlerimin biri daha başlıyordu işte. Kırk yılı aşan mutsuz evliliğim,yaşama sevincimi kaybetmeme sebep olmuştu.

Yatağımdan isteksizce doğrulurkenkarşımdaki aynada kendimle göz göze geldim. Bu bedenle içine hapsettiği ruh, nasıl tezat bir ikili idi.Pamuk yığınını andıran kıvırcık, dağılmış saçlarımla, yüzümdeki derin çizgilerle bu ben miydim gerçekten?

Yaşımın ilerlemesine rağmen sağlığım yerindeydi ama kederli bakan gözlerim,hastalıklı adam portresi çiziyordu. Yarım kalan hayallerim hâlâ içimi acıtırken aynadaki aksim,manidar bakışlarıyla kavak yelleri dinmemiş ruhunu kınıyordu.

Aklım erdiğinden beri duygusal, kırılgan yapıya sahiptim. Babam; “Erkek çocuklarına yakışmaz böyle duygusallık!”dediğinde bu ölçüyü neye dayanarak koyduğunu çocuk aklımla merak eder, anlayamazdım.Beni çok seven, üzerime titreyen babambu sözlerine incindiğimi fark etmezdi.

Bütün çocuklar gibi ben de büyümek için sabırsızlanıyordum. Büyümenin sorunlar, sorumluluklar yüklediğinihenüz bilmediğim yıllardı.

Bana göre, eski günleri özlemle anmamızınnedeni, saf sevginin sadece çocukluk yıllarında yaşanıyor olmasıydı.Büyümek,gerçeklerle yüzleşmekti. Büyümek; istemediğin okullarda okuyup istemediğin işlerde çalışmaktı.Büyümek mecburiyetti. Benim için büyümek; istemediğimbiriyle evlendirilmemdi. O günden sonra hayalet gibi dolanmış, şen şakrak hallerim eskilerde kalmıştı. Ben ben değildim artık ama kim olduğumu da bilmiyordum.

Eşim alımlı, güzel bir kadındı. Birbirimize sevgiyle yaklaşırsaksevebiliriz belki diye umutlanmak istesem de buzdağını aratmayan soğuğunda donakalmıştım.

 Sevgisiz yaşayabilen bir canlının olacağını onu tanıyınca öğrendim. Böyle birini tanımak, onunla aynı evi, aynı yatağı paylaşmak bana göre en büyük eziyetti.
Sonrası, ne ayrılabildik ne de istediğim gibi aile olabildik.Arafta kalmış bir evlilikti bizimkisi. Adı konulamayan, heba olan kırk üç yıl…
              İki yıl önce eşimin vefatıyla her şey bir kez daha alt üst oldu.Bu yaşımda yeni bir hayata nasıl başlardım? Geçen yıllar mutsuzluğumu sıradanlaştırmış, sessiz sedasız yaşayıp gidiyorduk. Benden önce gideceğini hiç düşünmemiştim. Yalnız kaldığım bu zamanlarda talihsizliğimi düşünüp kendime acıyordum.Dertleşecek eşim, dostum bile yoktu.

Yoksunluğunu derinden hissettiğimarkadaşlara ihtiyacım vardı.Çocukluk arkadaşım Osman’ı özlemiştim ama o da çokuzaklardaydı. Sık sık birbirimizi arıyor, uzun uzun konuşuyorduk. Onunla konuşmak bana iyi geliyordu.
 Osman’la sohbetlerimizde, birden çözülüpkendime itiraf etmeye çekindiklerimi ona anlattığımı fark ediyordum. Bir konuşmamızda, artık hayatıma çekidüzen vermem gerektiğini, aksi halde bir daha aramayacağını söylediğinde sarsılmıştım.Her gün dışarı çıkıp yürüyüş yapmamı, sosyalleşmem gerektiğini vurguluyordu. Bu değişimin kendime sağlayacağı yararı es geçmiş, tek dostumu kaybetme endişesine kapılmıştım.O günden sonra evden çıkmaya, etrafıma ördüğüm duvarı yıkmaya başladım.Dünyaya kapıları öyle sıkı kapatmışım kibu aksi adamakimse yaklaşamamıştı. Ben kapıyı araladıkça, dost canlısı insanların doluşmaya başlamasından anlıyordum bunu.

Yeni yeni insanlar tanıdım. Dışarıda vakit geçirip topluma karışmak, benim gibi yalnız, arkadaş arayan insanların az olmadığını görmek,beni teselli ediyor;iyileştiriyordu.

 Artık hayallerimin birçoğunu gerçekleştireceğime inanmaya başlamıştım.

Bedenim her şeyden vazgeçip geçen yılların matemini tutmak istese de düşlerimegem vuracak güçte değildi.Aslında yaşlanmış olmam, kırışıklarım umurumda bile değildi. Asıl problemim,hayatıma kendim yön veremeyipailemin bana biçtiği rolü oynayarak ömrümü harcamış olmamdı. Bunu bir türlü hazmedemiyor, kendime olan öfkemi dindiremiyordum.

Artık gücüm yettiğince, zamanım müsaade ettiği sürece yarımlarımı bütünleme, içimdeki sızıları dindirme gayesindeyim.

Kendi kararlarımı ancak bu yaşımda alabilmek çok trajikti ama hayat trajedilerle dolu değil miydi? Benim payıma da bu düştü diye avunuyordum.
Bundan sonraki hayatımda sadece “Ben” olacaktım. Yalnız kendime adamıştım kalan yıllarımı. Bu bir şekilde kendimden özür dilemek, iç savaşımı bitirip huzura ermek istememdendi.

 Bu değişimimin mimarı elbette sevgili arkadaşım Osman’dı.Mahalleden iki arkadaşımın da hakkını yememem lazım.Daima moral desteğinde bulunup güç verdiler.

 İlk iş olarakonlarla birlikte tatile çıkmaya karar verdik. Bu kararı almanın bize verdiği mutluluğu anlatamam sanırım. Son anda affa uğrayan idam mahkûmları gibiydik. Sevinç, hüzün, neşe ve telaş…

İkinci olarak aklıma giysilerim geldi. Doğruca gardırobun kapağını açtım. Çoğu eşimin zevkine göre alınmışlardı. Benim beğendiklerimi yaşıma uygun olmadığını söyleyerek vazgeçirir, alamazdım. Askıları tek tek toplayıp karyolanın üzerine yığdım.Eşim hayattayken bunu yapamadığıma inanamıyordum. İçimden, umarım beni izliyorsundur, dedim.

Üç beş kıyafetim kalmıştı giyebileceğim. Kapıcımız Nazmi Efendi’yi çağırdım.Kendisi aynı zamanda ev işlerimde sağ kolum sayılır. Adamcağız beni heyecanlı görünce kötü bir şey olduğunu düşünüp telaşlandı. Yatağın üzerindeki kıyafetleri alıp ihtiyaç sahiplerine vermesini rica ettim. Şaşkınlığı daha da arttı. Bunlar çok pahalı şeyler diyecek olsa da dinlemedim. Ben çıkıyorum sen halledersin diyerek aceleyle evden çıktım.

İstediğim gibi, gönlüme göre alışveriş yapacaktım. Hayatımın en keyifli günlerinden biriydi. Düşünebiliyor musunuz, yetmişlik bir adamın kıyafet alacağı için heyecanlanmasını? Zannetmiyorum… Belki de çoğunuza komik bile gelir ama gelmemeli.Umarım her biriniz benim yaşıma kadar, hatta daha uzun yıllar yaşarsınız. Ama ne olur yarım yaşamayın. Sizin tercihlerinizi, hayalleriniziayıplayan, saygı duymayan kim olursa olsun hayatınızdan çıkarın. Bu hayata bir kez geliyoruz öyle değil mi?

Elim kolum çantalarla dolmuş, çok da acıkmıştım.Önüme gelenbir lokantaya girdim. Yemeğimiyerken kızım aradı. Belli etmek istemiyordu ama beni merak ettiği anlaşılıyordu. Israrla iyi olup olmadığımı soruşundan Nazmi Efendi’yle konuştuklarını anlamıştım. Eminim Alzheimer başlangıcında olduğumu düşündüler.Çok iyi olduğumu söyleyip, buruk bir gülümseyişle telefonu kapattım.

Hayat mı garipti, insanlar mı?Bilmiyordum.  Çocuklarım… Canlarım… Yıllarca üzerimde eğreti duran kıyafetlerle, gözlerimin feri sönmüş dolanırken “İyi misin?” diye sormamışlardı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram