
Beynimi temelinden sarsan, kalbimi arterlerine kadar ürperten tuhaf seslerin uyarısıyla yatağımdan fırladım. Dev bir mıknatıs, binlerce ton hurda demiri odamın duvarlarına doğru beni çeker gibiydi. Uykudan yarım yamalak ayılmış bir vaziyette bir oyana bir bu yana deli danalar gibi evin içinde döndüm. Gecenin huşusunu takırtılarıyla sakatlayan itici sesin kaynağını bulmaya çalışıyordum. Akıl ettim de ne iyi ettim. Lambanın düğmesine dokundum. Beyaz bir ışıkla aydınlandı odanın içi.
Sesin esrarını çözmeye çabalarken yatağın sivri kenarı başta olmak üzere dolap kapağı ve koltuğun tunçtan kenarlığına sert bir şekilde çarptım. Göğsümün ortasından, korku acı ve öfkeyle karışık lavlar fışkırıyordu. Sağıma soluma bakınıp sopa ya da vazo benzeri bir şeyler aramaya başlamadım. Mutfak masasının üzerinde bulunan, cam damacana şişesini elime alıp salona doğru parmak uçlarımda ilerledim
Kafamda çeşitli senaryolar yazıp duruyordum. İki ay önce taşındığım evin perili olma ihtimali düşüncesi, topuklarıma kadar irkilmeme sebebiyet verdi. Ruhumda, saatli bir bombanın attığını iştir gibi oluyordum. Odadan odaya telaşlı bir şekilde adres değiştirirken aslında nasırlı bir yalnızlığın korkularını kovaladığımı biliyordum. Hayaletlerin masallarda olduğu bahanesini içime serpiştirirken tırnak diplerime kadar yaşadığım hararetli endişeyi savuşturmaya çalışıyordum.
Soyunuk bir özlemin kederli sesini duyarak yasaklı bahçelerden geçip kayıp bir mektup bırakmaya gelmişti bana belki de annemle babam. Kayalıklara çarpa çarpa yalpaladığım belirsiz bir hayatın kozasını yalnız örmeye mahkûm ettikleri için özür dileyeceklerdi benden, avucuma bırakacakları yitik bir sonbahar türküsüyle. Hasretin ağıdı, dağların en doruk noktasına ulaşmış olsa da korkuyordum onları yeniden karşımda görmekten.
Aklımın en uzak köşesinde beliren yeni bir ihtimalle hızla lambaya doğru kaydırdım bakışlarımı. Elazığ depremini yaşamış biri olarak sarsıntının izlerinin dizlerime kadar vurduğunu hissetim. Moloz kalıntıları içinde hareketsiz bir şekilde hayata tutunmak için umut tayfını saatlerce beklediğimi hatırlardım. Sallanmayan avizeler deprem olma olasılığını silip süpürdü, kuşkuyu bandajladığım belleğimden. Gittikçe küçülen bir sabır bohçasıyla evin koridorlarında, yeniden dolaşmaya başladım. Sesin nereden geldiğini bulmaya çalışıyordum. Nasıl bir sesti tanımlayamıyordum. Hışırtı mı, cızırtı mı, homurtu mu, fısıltı mı belli değildi.
Ses banyodan gelir gibiydi. Muhtemelen hırsızın biri eve girmiş uyandığımı fark edince de banyo dolaplarının arkasına saklanıvermişti. Silahı var mıydı? İri cüssesiyle beni vurduğu gibi yere serebilir miydi? Arsız, pirsiz helal ekmek kazanmak varken hangi yüzle çalıntı düşlere dişini geçiriyordu? Bak bana. Beş katlı bir muhasebe ofisinin birinci katından başlayıp en son katına kadar her gün temizliyorum. Bu da yetmezmiş gibi sabah sekizle akşam yedi arası beş katın çay servisini yapıyorum. Birinci kattaki ofise üç çay… Gamze koş, beşince kata altı çay, üç paket bisküvi. Akşamları eve döndüğümde dizlerimin sızısıyla uyuyamıyor, sabaha kadar ağrıdan kıvranıyorum. Lakin yorgun olduğum kadar huzurla koyuyorum başımı yastığıma. Ben ekmeğimi alnımın teriyle kazanıyorum.
Ses, iyice belirginleşmeye başladı. Korku kafesine hapsolmuş bir şekilde banyoya doğru yürüdüm.
Aklımı kemiren sorular içinde çırpınırken beyaz, dikdörtgen şeklindeki bir nesnenin bana doğru yürüdüğünü algıladım. Gözlerime inanamıyordum. Sessizliği orta vaktinden ikiye bölen bu takırtılı sesin sahibi, yeni aldığım çamaşır makinesinden başka bir şey değil mi yoksa? Uyumadan önce uzun süredir yıkamadığım perdelerimi toparlayıp çamaşır makinesine doldurmuştum. Makineyi çalıştırıp uyumaya gitmiştim. Çalışma süresi bitince nasıl olsa kendiliğinden dururdu makine. Sabah işe gitmeden makineden çıkarıp asmayı planlıyordum perdeleri. Makinenin durmasını bekleyemeyecek kadar yorgundum.
Ses çıkarmakla kalmıyor heybetli bir yanardağ gibi bir o yana bir bu yana kükreyip duruyordu. Üstüne üstlük hareket etmiyor, sinirli bir alacaklı gibi alacaklısının üzerine doğru hışımla adımlar atıyordu. Elimdeki cam damacanayla banyo kapısının eşiğinde öylece kalakaldım. Şaşkın şaşkın makineyi uzun bir süre izledikten sonra makinenin düğmesini kapatmayı akıl eder oldum. “Ağlasam mı gülsem mi?” kararsızlığı içinde bocalarken odanın sessizliğini bu kez pervasızca attığım bir kahkaha böldü.
*
– GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT
