sen gidince yıldızlar ağladı bir meczup son umut kırıntılarını topladı hayatın güvelenmiş yer sofrasından ışığı söndü gözbebeklerimin basmadan farkı kalmadı has ipeklerimin sen
ŞİİR
ESKİ ADAMLAR
Burcu’ya Babaların da yorulduğu gün gelir, Gece yarısı hastanelere bir deli sürgün gelir. Sanılır ki şehir kalabalıklarından yakılır. Caddelere sis, yarım kalmış
VAR MIDIR?
* Küle dönmüş bir petekte Kovan kovan bal var mıdır? Su cılızsa dar yatakta Yürüyecek hal var mıdır? * Açan güller solar güzün, Ağlar
YARALI CEYLAN
Ben yaralı ceylan, sen bir avcısın. Sevda vadisinde kıstırdın beni. Nereye kaçtımsa orada buldun, Gözlerimi gözlerinle avladın. * Tenim yara doldu, sesim çıkmadı. Nefesim
HÂLÂ
gittin ve gece senin yerine bana yolu gösterdi ışıklar söndü… ve ben karanlıkta öğrendim kapalı gözlerle dünyayı nasıl bulacağımı. her gölgede adın nefes
KARA GÖZLERİN
göz vardır seveni yakıp kül eder gül bahçesinde garip bülbül eder – derdimin dermanı devası gözün yarama bir merhem şifadır sözün sevda güneşinin ay’ıdır
GİT/ME
– Gitmeyi kafana koydun anladım, Başımı güllerle yarmadan gitme! Yanımda kalmasın kolum kanadım , Peşinden koşarım kırmadan gitme! – Kalbin benden alacaklı kalmasın, Gönül
İSTİLA
“sizi Allah’a şikâyet edeceğim.” –uçurtma bekleyen bir çocuk– toprak ve suyun ölümüyle benim hiçbir ilgim yok/olmadı da ceset yürütülen caddeleri bana sormayın ve onurumu
Unutulmanın Kıyısı
hüznü kuşanıp gelince kapımıza güz yağmurları savrulup susardı kalbini ateşe tutan pervaneler sonra bakınca şehla gözleri bulutlarca bir tutam umut dağılırdı dilinden ve düşerdi
ÜCRA FERYAT
“Ağabeyim Mükremin Küsmüş Anısına” – zemheri gölgesinde filizlenen bir ateş aralık defterinin zehir zemberek kaydı içine dönük ırmak neyi nasıl yaşarsa acıyı yutkunmak da










