ABDULLAH HARMANCI İLE RÖPORTAJ!

EDEBİYAT ASLA DÖNEMSEL VEYA TOPLUMSAL BOŞLUKLARA DEVA OLMAK İÇİN ÜRETİLMEZ – ABDULLAH HARMANCI

Konuşan: İlker Gülbahar

Kıymetli hocam, dostum, kardeşim! Davetimize icabetiniz bizleri onurlandırmıştır. Yarpuz ailesi adına çok teşekkür ediyorum. Hoş geldiniz.

Dört yıl aynı sıraları paylaşmış bir dostunuz olarak sizi iyi tanıdığımı söyleyebilirim. Gerçi aradan bir hayli zaman geçmiş ama… Sizin bir geminin kaptanı olmanız gerekmiyor mu? Birikiminiz, akademik kariyeriniz, öncü ve yol açıcı kişiliğinizle hür tefekkürün kalelerinde komutanlığa neden uzak duruyorsunuz?

İlkercim, otuz sene önce ayrılmıştık. Garip ki bunca sene boyunca hiç karşılaşmadık. Ama senin bahsettiğin o dört sene, daima içimizde yankılandı. Soru sorarken sarf ettiğin iltifatlarını hak etmiyorum. Ama belirlemen oldukça ilginç… Edebiyatın akademik anlamda olsun yaratıcı yazarlık bağlamında olsun bu kadar içinde olan birinin, bir edebiyat dergisi çıkartmamış olması tuhaftır, gibi bir hisse sahibiz. Bu sadece sana mahsus bir his değil. Edebiyat dünyasında sanki böyle bir algı var. Mademki edebiyatla bu kadar içli dışlısın, neden bir dergin yok, gibi bir bakış açısı… Elbette modern edebiyatımızın neredeyse bütünüyle edebiyat dergilerinden neşet ettiğini söyleyebiliriz. Edebiyat dergileri, “edebiyat yapma biçimi”nin vazgeçilmez bir aparatı olmuş ülkemizde. Martin Eden romanını hatırlayacak olursak, Amerika’da da böylesi bir edebiyat yapma biçimi, edebiyat dünyasını domine etmiştir. Benim yazı hayatım da tamamen bu şekilde cereyan etti. Edebiyat dergilerinde yazdım ve sonrasında bu dergilerin kapısını açtığı yayınevlerinden edebiyat sarayına girdim. Ama başından beri yayın işinden uzakta durdum. Çünkü yazmanın ve okumanın değerini düşürmesinden korktum yayıncılık işinin. Yayıncı olmak, yazarlıktan fedakârlıkta bulunmak anlamına geliyordu. Bugün için yayıncılık profesyonelleşmiş olabilir. Bugünün yayıncıları için daha konforlu bir yayın yaşamı söz konusu olabilir. Gençliğimizde iş tamamen amatördü. Hem finans sorunu çok büyüktü hem de iş bölümü falan gibi şeyler söz konusu değildi. Bu bir sebep… İkinci sebepse insanları yönetmekten daima kaçtım. Çünkü bu beni zorluyor. Bana göre bir iş değil. Üçüncü sebep ise, bunca dergiye biraz da yazar lazım, diye düşündüm. Herkes dergi çıkarma hevesinde idi. Bense sadece yazayım istedim.

Fotoğraf:YENİŞAFAK

Tolstoy’un Anna Karenina romanında Anna’nın ölümünü yazdığı esnada hizmetçisinin şahit olduğu olay malumunuz. Siz hikâyelerinizi yazarken veya bitirdiğinizde içsel bir yıkım ya da rahatlama hissi yaşadınız mı / yaşar mısınız?

Benim öykü yazma deneyimim birkaç saatle sınırlı. Belirttiğin gibi, romancılar, senelerce aynı karakterle yaşadıkları için, roman bittiğinde bir yas hali yaşıyorlar. Acı çekiyorlar. Çünkü uzun süre vakit geçirdikleri, içini dışını bildikleri birisinden ayrılmış oluyorlar. Aslında bir kişi de değil, bir karakterler ailesinden ayrılıyorlar. Ben bu hissi hiç yaşamadım zira uzun metinler yazamıyorum. Roman veya uzun öykü yazmak için çok çaba sarf ettim. Bugüne kadar başaramadım. Belki bir gün olur. Öykü yazarken kahramanımıza bağlanacak denli uzun bir özdeşleşim kurmuyoruz sanırım.

 

Hikâyelerinizde etkileme ve şaşırtma had safhada. Hikâye anlayışınızda etkileme ve şaşırtma çok mu önemli? Buna bağlı olarak hikâyelerinizdeki bu yönün gelişmesinde hangi yazarların size ilham verdiğini düşünüyorsunuz?

Ben okuyucunun metinde kalmasını çok önemsedim. Okuyucunun zevk almasını… Sonuna kadar gitmesini ve metinle duygusal bir özdeşim kurmasını çok istedim. Dediğin gibi, şaşırtma da ön planda. Ama salt bir şaşırtma numarası çekmek istemedim okura. Yani bundan ibaret değil. Hâsılı, gerek okurun metni heyecanla takip edebilmesi gerekse bittiğinde duygusal yoğunluk yaşaması çok istediğim bir şey oldu. Öykü tarihinde kim var kim yok, okudum. Bizden veya batıdan… Okumadığım kimse kalmadı. Çağdaş isimleri kast etmiyorum elbette. Çağdaş öyküyü o kadar seri bir biçimde izlediğimi söyleyemem. Ama tarihe mal olmuş öykücüleri silip süpürdüm. Dünyada öykünün kurucusu olan Gogol ve Poe, ikinci nesil olan Maupassant ve Çehov; bunlar arasında finale önem veren isimler var elbette. Bu dört isim dışında da, öykü tarihi boyunca olaya ağırlık veren isimler çok… Memduh Şevket’e kadar bizim öykücülüğümüzde de neredeyse tek öykü tarzı, olay öyküsü ve güçlü finaller… Ben olay öyküsü yazmasam da güçlü finalleri önemsedim. Samipaşazade Sezai’den Reşat Nuri’den, Kenan Hulusi’den, Hüseyin Cahit’ten, Mehmet Rauf’tan, Halit Ziya’dan… Daha ne kadar isim sayabilirseniz artık. Hepsinden etkilendim.

“Papatyalar patlamadan

Gün değmeden kuşkonmazlara

Bir hercai menekşenin mor kirpiklerine dokunmadan hüzmeler

Yumacağım hayata gözlerimi

Bilmesin kimseler

Bilmesin kimsecikler

Bir koğuşun taştan ve soğuk duvarlarında

Besmeleyle başlayan hayat şehadetler biter.” (Abdullah Harmancı)

Bir söyleşinizde “William Faulkner’ın başarısız şairlerin öykü, başarısız öykücülerin roman yazdığı yönündeki genellemesini abartırsak…” diye bir ifadeniz var. Bildiğim kadarıyla üniversite yıllarında şiir maceranızı noktalamıştınız. 18, 19, 20 yaşları “Şiir yazamıyorum.” kanaati için erken yaşlar değil midir?

Bu çok iyi bir soru üstadım. Beni yakından tanıdığını söylemiştin. Haklısın. Benim yazı yolculuğumu çok iyi biliyorsun. Normalde senin dediğin gibi, 18 yaşında şiire başlamak lazımdı. Ben bıraktım. Zira edebiyata girişim çok erken oldu. Yazma anlamında. 18 yaşıma geldiğimde şiirle uğraşmaktan yorulmuştum. Belki de çok fazla yazmıştım. Kadın ve Aile dergisi vardı o zamanlar. Bu dergide genç kalemlerden gelen yazıları değerlendiren bir köşe vardı. Bu köşenin yöneticisi ise İsmail Kıllıoğlu idi. İsmail Kıllıoğlu, daha o zamanlar, belki de lise öğrencisiydim, bana şunu yazmıştı derginin köşesinden: “Şiir atını çatlatırsın. Bu kadar koşturma.” Mealen aktarıyorum. Sanırım hocamızın işaret ettiği şey gerçekleşti. Başka türlü de söyleyebilirim: Yaratıcı yazarlık yolculuğunda, yazar adayının kendi kaleminin karakterine uygun bir edebî tür seçmesi gerekir. Her kalem her türde yazamaz. Sonra sonra, kalemime uygun olan türün şiir olmadığını düşünmeye başladım. İmge yoğun, dil sapmalarıyla düşünen, soyutlamacı bir kalem gerekiyor şiirde. Kısacası, kalemime uygun türün öykü olduğuna karar verişim 1993 senesiydi. Şiir perdesini bu sebeple kapattım. Enerjim iki ayrı çeşmeye akmasın, ziyan olmasın diyerek…

Sizden okuduğum ilk hikâye “Leke” veya “Kinetiks”ti. “Kinetiks”, daha bir toplumun içinden temaya sahipken “Leke” sanki içsel bir algılamayla kurgulanmış hissi vermişti bana. “Leke” ve “Kinetiks”ten bu yana hikâye anlayışınızda keskin dönüşler oldu mu?

İlk kitabım olan Muhteris haricinde, kalan yedi öykü kitabımın öyküleri aynı bahçenin gülleri havasını taşıyor. Ama Muhteris farklı. En azından anlatımsal olarak… 1993’te ilk öykümü yazmıştım. 2025’te sekizinci öykü kitabımı çıkardım. Sanırım 300 civarında öykü… 33 sene… Bu öykülerin genel çerçevesi birdir. Ama “Leke” değil “Kinetiks” kazandı. Yani dışsal olan kazandı. İçsel olan veya soyut öyküler daha az. Genel anlamda böyle bir yargıda bulunabilirim. Bir de şu oldu. Daha sert, daha keskin, daha içe işleyici, daha duygusal, daha koyu metinler yazmaya başladım. Yani genel çerçevede bir değişme olmadıysa da, dilin ve anlatımın giderek daha sertleştiğini, doğrudanlaştığını söyleyebilirim.

Yine bir başka söyleşinizde “Asıl maharet bütün inandırıcılığı içinde ‘başkasını’ yazmaktır.” diyorsunuz. Bir hikâyeci kendini anlatarak edebiyat dünyasında var olamaz mı?

Elbette edebiyat tarihinde iki türlüsüne de rastlanıyor. Sadece kendimi yazdım diyen Henry Miller gibi kurmaca yazarları da var, Tolstoy gibi, toplumun her türlü karakterini, tipini ele alan yazarlar da… Sait Faik de var, Peyami de… İkisi de kurmaca içinde kendine saygın bir yer edinmiştir. Bunun dışında, kendini yazmak denen şey de çok karmaşık. Yaşadıklarımızı mı, tanıklıklarımızı mı, tasavvurlarımızı mı; hangisini “kendimizi yazmak” olarak göreceğiz? Başkasını yazarken de kendimizi yazıyoruz kuşkusuz. Evet, o sözümün arkasındayım. Başkasını yazmak daha zor ve bunu başarmak isterim. Otuz küsur senedir, düşsel olanla yaşantısal olan arasında, bir o yana bir bu yana gidip geldim sanırım ama beni okuyan kişilere sorsanız, hiç tereddütsüz, benim yaşantısal olana daha yakın olduğumu söyleyeceklerdir. Bense öykülerimden örnekler vererek bunun aksini kanıtlayabilirim. Yani işportacıdan tarladaki adama kadar benle uzaktan yakından bağlantısı olmayan kişileri de yazdım. Kendimi de yazdım. Ezcümle, bendeniz, başkasını yazmanın daha büyük ustalık gerektirdiğini düşünüyorum. Zira yaşamın sıcaklığını vermek için yaşantılarımıza ihtiyacımız oluyor. Kendimizi yazdığımızda, okuru etkilemek daha mümkün oluyor.

Hikâyelerinizde kültürel değerlerimizi, onların izlerini fazlasıyla görüyoruz. Hatta çoğu zaman din olgusuna yaslandığınıza şahit oluyoruz. Bu durumun, sizin yazmak gayenizle bir ilişkisi var mıdır?

Asla yazma sebebim bu değil. Kültürel bir aktarım için yazmıyorum. Ama yazma tarzım bu. Her şey kendiliğinden oluyor. Nasıl bir hayat sürüyorsam o doğallıkla kaleme getiriyorum öykülerimi. Tuhaf olan, kendi kültürelliğini yansıtmayan yazarlardır. Başka türlüsü nasıl mümkün olabilir? Yürüdüğünüz sokakta karşınıza bir cami çıkıyor. Ya da komşunuz sizinle köyünden getirdiği kelimeleriyle konuşuyor. Bu doğallığın bozulmaması gerekir. Yani kültürelliğimi yansıtmak için hiçbir çabam olmadı. Ama kendi kültürel dünyalarını öykülerine yansıtmamak için çaba sarf eden arkadaşlar var. İşte bu beni fena halde kızdırıyor. Yapaylığa tahammülüm yok. Her şey doğal seyrinde akmalı. Kimse benim gibi yazmak zorunda değil. Ama son dönemde, kendini, eserlerini dini olandan ayrıştırmak için özel çaba sarf eden yazarlar oldu. Ülkemizde, dini olanın olumsuz çağrışımlar yaptığı bir döneme geldik sanırım.

Günümüz Türk hikâyeciliğini toplumcu, modernist vs. şeklinde kategorize etsek sizi hangi grupta görmemiz gerekir?

1967’den itibaren İslamcı edebiyat ekolü eser vermeye başladı. Şiir, öykü ve deneme türlerinde oldu bu üretim. Roman bir hayli geride kaldı. İslamcı edebiyat, roman türünü öncelikle kendinden uzak tuttu. Bunun farklı nedenleri olabilir. İslamcı edebiyat ekolünün öykü damarı ise genel olarak modernizm üzerinden şekillendi. Daha sonra da postmodernist metinler yazıldı. Ama klasik denebilecek damardan, fazla metin üretilmedi. Görebildiğim kadarıyla İslamcı öykünün iki babası oldu. Kutlu ve Özdenören. Birincisi geniş kitlelere ulaşmayı başardı. İkincisi ise daima edebiyatın seçkinci okurları tarafından okundu ve takdir edildi. Sebebi ise seçtikleri anlatım tarzlarının farklılığı idi. Özdenören modernizmin hatta sert örneklerini uyguladı. Kutlu daha klasik bir yerde durdu. Bendeniz de sanki bu iki babanın mezcedilmiş hali gibiyim. Modernist olduğum kesin. Ama hangi modernizm? Hangi postmodernizm? Her iyi postmodern yazar kendi postmodernizmini kurar. Ben de bu iki kurucu baba etkisinde kendime özgü rahat bir anlatımı benimsedim. Kutlu gibi toplumsal endişelerim olmadı ama Özdenören gibi de koyu bir modernizm uygulamadım. Öykülerimin meseleleri itibariyle elbette İslamcılık, muhafazakârlık başlığa yazılacak konulardır.

Hatırlarsınız Konya’da Fatih Özkafa, Beşir İder, Mustafa Ateş, Halil İbrahim Tongur ile biriktirdiklerimiz var. Sahaflar için Rampalı Çarşı’ya, yeni kitaplar için Ömer Abi’ye – Çizgi Kitabevi – az gitmedik. Akşam oturmalarımızdaki sohbetlerin lezzetini unutmadım. Hele bir de bu gezdiğimiz yerlere Murat Kapkıner, Zemçi Çetinkaya, Mehmet Uğurlu, Murat Güzel gibi kalemlerin gelmeleri beni heyecanlandırırdı. Her ne kadar üç dört kez görüşsek de Merhaba gazetesinden şair Ahmet Aka’nın heyecanını unutmadım. Sonra Ömer Solak’ın Gülyağmuru‘na karşı çıkardığı dergi… Dilbeste miydi adı? Üniversite zamanında arkadaşlarla geçirilen bu dört yılın hikâyeciliğinize yansıyan doğrudan veya dolaylı tarafları olmuş mudur?

Edebiyat bir atmosfer işidir. Biz de senin saydığın bu isimlerle ve bu mekânlarda bir edebiyat atmosferi yakaladık. Bize yazdıran şey bu oldu. Takdirler, eleştiriler vs. Ama en temelde, bize yazı heyecanı veren mahfiller bunlardı. Okuduk, yazdık, eleştirdik, zaman zaman sert eleştirdik, birbirimize acımadık, dünyaya bunun için gelmişiz gibi, edebiyat yedik edebiyat içtik, nefes alıp verirken bile edebiyatla nefes alıp verdik. En büyük etkisi buydu bu ortamların bize. Edebiyata aşkla bağlandık. Tutkuyla… Hayatta hiçbir şeyi edebiyat kadar önemsemedik ve bir gün hayatın hayhuyu içinde okumaz ve yazmaz olacak olursak, o zaman bize göre bu durum her şeyin sonu demek olacaktı. Bunu hayal ederken bile üzülürdük. Allah nasip etti. Merhamet etti. Şefkat etti. Kitaplarla bağımız hiç kopmadı. Okuduk, yazdık, yayınladık; emeklerimiz boşa gitmedi. Sözünü ettiğin atmosferin bizlere en büyük faydası, dokunuşu, işte bu bilinci, tutkuyu, isteği kazandırmış, aşılamış olmasıydı.

1990-2000 yılları arası çocuk hikâyeleri yazan azdı. Yanlış hatırlamıyorsam Çocuk Edebiyatı adı altında bir ders yalnız 9 Eylül edebiyatta vardı. Bir telefon görüşmemizde “Yetişkinlerle aram iyi değil, çocuklarla daha iyi anlaşıyorum.” demiştiniz. Çocuk hikâyeleri yazmanızın bu söylediklerimle bir ilgisi var mıdır?

Çocuklar için yazmaya başlamam 2020’de olmadı. Maalesef insanların önyargılarını değiştirmek imkânsız… Benim 2020’den itibaren yazdığımı düşünenler çok. Çok eskiden beri çocuklar için yazıyordum ama yayımlamaya başlamam çok geç oldu. Çocuklar için yazmak değil ama yayımlamak konusunda mütereddit davranmamın sebebi, yazı hayatımın ilk yıllarından itibaren öykü türüne odaklanmak ve asla dağılmamak istememdi. Bu sebeple çok uzun süre başka şeyler yazmaya direndim. Aslında iyi de oldu. Öykü alanında yol aldım. 2000’lerin başlarından itibaren çocuk öyküleri yazmaya başladım. Yayımlanmaları ise 2021’de oldu. “Persona”mı dağıtmak istemedim. Bir bütüncül yazar olarak bilinmek istedim. Yetişkin edebiyatından çocuk edebiyatına geçmemin sebeplerine gelirsek…  Senin dediğin husus var. Ben zaten kendime yetişkinlerin dünyasında yer bulamadım. Bulmak da istemedim. Pek de umursamadım. Çocuklar ise beni hep sevdi ve onlar için yazarken kendimi çok rahat ve “gıcır” hissettim. Birkaç soru önce kendi öykücülüğümün, okuru metinde sonuna kadar tutmak, okuru eğlendirmek gibi özellikleri çocukların dünyasına girmemi kolaylaştırdı, demiştim. Evet, yüzlerce okula gittim ve yüzlerce okulda kitaplarım okundu. Burada bir hususu daha belirtmek isterim. Öğretmen oku dediği için, anne baba oku dediği için, çocuk kitabı eline alıp sonuna kadar okumaz. Hele bu çağın çocuğu… Asla yapmaz bunu. Onun kalbini kazanmak zorundayız. Pedagojik olan, estetik olanın bünyesinde erimek zorunda… Katmanlı olmak zorunda metin. Ama aynı zamanda eğlendirici olmak zorunda… Yalın olmalı ama asla edebîliğinden de ödün vermemeli. Gorki bunu söyler.

Hikâyenin unsurlarını, tekniğini vs. kastetmiyorum. Sizce bir hikâyenin olmazsa olmazı nedir/nelerdir?

Öyküyü öykü yapan şey, bütüncüllüğüne okuru ikna etmesidir. Elbette okurdan kasıt nedir, sorusu burada anlam kazanır. Burada okur derken nitelikli, profesyonel, seçkinci okuru kast ediyorum. Yani kitlesel okuyucu değil. Az sayıdaki seçkin okur. İşte bu okurun yazdığımız öyküyü bütüncül bulması gerekir. Yani tamamlanmışlık duygusu yaşamalıdır okuyucu. Bir de mutlaka duygusal bir etki yaşatmalı ve yaratmalıdır.

Hikâyelerde kısa cümleler kullanmak şart mıdır? Uzun cümlelerle kurgulanmış başarılı hikâyeler olamaz mı?

Sanatsal alanda kural koymak neredeyse imkânsız… Ne derseniz deyin, tersini gösteren örnekler bulunabilir. Bendeniz şiirselliğe, duygusallığa kısa cümlelerle ulaştım. Elbette bambaşka bir estetik de yaratılabilir. Her türlü deneme, deney, güzel sonuçlara evrilebilir. Yeter ki bilindik, garantili, konforlu alanda beklemeyelim. Deneyelim. Zorlayalım. Merkezi okurun gönlünü hoş tutmak için vasatın egemenliğine boyun eğmeyelim. Piyasa şartlarını, genel okuyucunun alışveriş alışkanlıklarını hesaba katmayalım. Bizden önce eser vermiş değerli kalemlerin eserlerini aşmak dışında endişe taşımayalım.

Edebiyata yön veren günümüz dergilerinde yayımlanan şiirleri nasıl buluyorsunuz? Üsluplarına sözüm yok. Bazı şiirler taşraya tepeden bakarız edasındalar. Bize ulaşılmasın menzilindeler. Sırf anlaşılmasın diye aklı da tersleyen şiirler. Ölü imgelere boğulmuş şiirler. İyi okuyucunun bile çözemediği kördüğüm hissi veren şiirler…

İkinci Yeni şiiriyle birlikte girilen bir alan var. Modern dönemde. Tabii bu 70 senelik bir koridor. Uzadıkça uzadı. İlginç bir şekilde, bu koridor henüz tümüyle kapatılamadı. Yani İkinci Yeni şiiri hiç bitmeyen bir filme döndü. Özellikle İsmet Özel şiirinin aşılamaması gibi bir kriz yaşanıyor. Elimize aldığımız genç şairlerin kitaplarından buram buram İsmet Özel tütüyor. Bir araya gelip de kendi şiirleri hakkında konuşmadıklarını sanıyorum. En küçük bir eleştiri ihtimalinde sanırım ortadan kayboluyorlar. Süleyman Çobanoğlu’nun mukallitleri de çok fazla. Ancak şunu unutmayalım. Seneler sonra bugüne bakıldığında, bugünün bir numarası kimse o görülecek. Binlerce vasat eser hatırlanmayacak. Yani geçmişe bakarken eleyici ve özetleyiciyiz. Günümüze bakarken eleme özetleme yok. O sebeple günümüze bakarken karamsarız. Bu hep böyledir. Bir estetik üretilmiş ve bu estetiğin içinde kalındığı sürece tarih değişmeyecek. Süleyman Çobanoğlu şiiri, bu estetiği değiştirmek üzere atılmış çok iddialı bir adımdı. Akim kaldı.

Hikâyelerinizdeki kahramanlarda “sıkışmışlık” hissi var. Bu sıkışmışlık haram-helal, galip gelmek-yenilmek hatta dünya-ahiret… Sizce hikâyenin kanadığı yerler burası mıdır?

Benim öykülerim böyle ortaya çıkıyor. İnsanın kalbini kanatan bir şey olması gerek. “Sıkışmışlık” çok doğru bir tanım. Toplumsal ve bireysel karşılığı bulunabilir. Benim hayatımdan ve kişiliğimden yola çıkarak da anlayabiliriz bu kavramı. Dönemsel olarak da yorumlayabiliriz. İslam medeniyetinin hali üzerinden okuyabiliriz. Türk insanının bulunduğu kritik nokta üzerinden anlayabiliriz. Ama ben, kendimi bildim bileli sıkılıyorum. Yani olayın çok daha basit bir şekilde anlaşılması ve anlatılması mümkün… Basit derken, ilk bakışta basit bir açıklama gibi gelebilir. Elbette bunu da derinleştirmek mümkün… Ama haklısınız. Bende öykünün ortaya çıkması, belki de sıkışmışlıktan kurtulma umudu doğduğunda mümkün oluyor.

Bir enstrümana başlama yaşı için genelde 6,7 ve 8 yaşları uygun görülür. Hikâyeye başlama yaşı var mıdır? Bir de sondan sorayım: Hikâyecide hikâye biter mi?

Edebiyata erken yaşta başlamak bir fırsattır. Çabuk yol almanızı sağlar. Özellikle şiir söz konusu ise, her şeyin gençlik döneminde başlayıp bittiğini sanıyorum. Kurmaca yazarları ise hayatlarının ilerleyen dönemlerinde daha sağlam metinler yazıyor. Deneyimlerinin artması ve pekişmesi gerekiyor. Edebiyata erken başlamasanız da yol alabilirsiniz. Olumlu örnekleri var. Müzikteki durum daha katı sanırım. Ne zaman başladığımızdan ziyade, çalışma disiplini, tutkulu olma, emek verme, adanmışlık meselelerinin önemli olduğunu sanıyorum.

Kim söylemiştir, bilmiyorum. “Kurgu, hikâyecinin kaçış rampasıdır.” diye bir cümle okumuştum. Gerçekten kurguların “hikâyecinin içini rahatlatan bir yönü” mü var? Buna bağlı olarak gerçek hayattan beslenmemiş, yazarın içini acıtmamış tamamen hayale dayalı ama sağlam bir kurgu başarılı olabilir mi?

Öykünün hakikati bizde olacak. Yaşanmışlık şart değil ama ruhumuzda taşımamız, onu içselleştirmemiz, kendimize mal etmemiz, okuyucunun ruhunda bir etki yaratmamız şart. Aksi halde kurmacanın mekanik kısmını çok kolay halledebiliriz. Çok kolay bir tasarlama yapabiliriz. Ama okurda karşılığı olmaz. Metin, onu yaratanın içinde çınlamalı. Rilke, bir mısra oluşturmak için gösterilmesi gereken “ceht”ten bahseder. Ceht çok önemlidir. Beklemek, meseleyi ruhumuza mal etmek, öykünün hakikatiyle hesaplaşmak gerekir. Bu olmadığında metnin okuyucuya dokunmadan, içinden geçip gittiği görülecektir. Bence günümüz öykücülerinin anlayamadığı en önemli nokta bu.

‘Keşkeler’ insanın huzurunu kaçırır, yanılıyor muyum? Yayımlanmış bir hikâyeniz için ‘keşke’leriniz oldu mu?

33 sene, sekiz kitap ve yaklaşık 300 öykü içerisinde, çok az öykümü kitaplarımdan çıkardım. Ya da yeniden yazdım. Büyük oranda, ilk haliyle olduğu gibi kaldı. İnsan, kendi sınırlarına vardıysa, benden hâsıl olacak metin işte olsa olsa bu kadardır, dediyse, elinden geleni yaptıysa, keşke demez. Yayınevlerinin enstrümanı olmuş, para kazanmak veya çok okunmak için editörlerin manipülasyonlarına kapılmış yazarlar, değil bir öyküyü, birçok kitaplarını tarihin dehlizlerine terk ediyorlar. Edebiyat asla dönemsel veya toplumsal boşluklara deva olmak için üretilmez. Böyle amaçlarla üretilen metinler ise yazarı hayattayken ölür.

Yine bir başka söyleşinizde “Ben böyle köşede yazmaktan memnunum. ‘Sıcak’ öykü dünyasını izliyorum.” diyorsunuz. Sanat çoğu zaman köşeleri, kenarları, tenhalığı, yalnızlığı sever, diyebilir miyiz?

Öykü yazmak için duru bir ruh lazım. Bu duruluğu elimizden almak isteyen o denli çok faktör var ki… İş hayatımız, sosyal medya aparatları, sorumluluklarımız… Ben bu duruluğu korumaya çalıştım. Ama şimdi çocuk kitapları yazınca ne oldu? İster istemez birçok okula gitmem gerekti. Bu koşturmaca da sonuçta yorucu… Ne kadar isteseniz de o duruluğu korumak her zaman kolay değil. Sanırım yazmak ve değerli şeyler yazmak için hayatın olağan akışından uzakta kalmak gerek.

Tüm ülkece bilinen bir hikâyeci mi olmak, öldükten sonra salt sanattan anlayanların sevgilisi mi olmak? Ya da bambaşka bir şey…

Elden ele dolaşan, nesillerce okunan bir kanonik kitap yazmak istedim. Çocuk edebiyatı alanında yazdığım birkaç kitap şimdiden geniş şekilde okundu. Aynalı Baba ile Raci kitabım seksen bir ilde okundu. Çok sayıda baskı yaptı. Bir de Hışırtı Avcısı… Çocuklar bu iki kitabı çok sevdi. Gelecek ne gösterir, bilemem ama böylesi kitaplarımın hep okunmasını hayal ediyorum. Şimdi 22 çocuk öyküsü kitabım var piyasada. Ayrıca dört çocuk kitabım da bu sene çıkacak nasipse. Siz bir ikilem gibi sundunuz. Ama bence ikilem değil. Yani ikisi birden olabilir. Bana öyle geliyor.

Söyleşilerinizi kitap haline getirdiniz. Son olarak bunu konuşsak…

2003 – 2025 seneleri arasında benimle yapılan söyleşilerden 50 tanesini kitap yaptık. Bir o kadar daha dışarıda kaldı. Söyleşilerimi kitaplaştırırken çelişkili ifadeleri ve yinelemeleri budadım. Bu söyleşiler üzerine çok çalıştım. Şimdi de seninle söyleşiler üzerine söyleşiyoruz J Hayat hiçbir noktada durmuyor çünkü. Şair dostum İlker Gülbahar, sana çok teşekkür ederim. Emek vererek hazırladığın bu sorular için ve daha önemlisi 1992’den beri süren dostluğumuz için…

Asıl ben çok teşekkür ederim. Yarpuz adına da …

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Deneme Bonusu Veren Sitelerescort konyagrandpashabetslotograndpashabetescort konyagrandpashabetgrandpashabetgrandpashabetgrandpashabetbursa escortJojobetgrandpashabetgrandpashabetgrandpashabetgrandpashabetgrandpashabetpusulabet girişCasibombetasusmeritbet girişmeritbetkralbetJojobetJojobetdeneme bonusu veren sitelergrandpashabet girişgrandpashabet girişgrandpashabet girişdeneme bonusu veren sitelergrandpashabet girişgrandpashabetgrandpashabet girişgrandpashabetzenbetgrandpashabetdeneme bonusudeneme bonusudeneme bonusu veren sitelermeritkingmatadorbetcasibomkalitebetzenbetbetplaybetewinbetewinbetgaranticasinomilyonsonbahiscasinoroyalcashwinpalacebetbetgarantibahiscasinoesbetbetgitbahiscasinoromabetbetbeynesinecasinojojobet resmi adresmatbet girişsekabet girişpusulabet girişbetgitcratosroyalbetcasinomilyoncasinoroyalpalacebetbahiscasinobetgitcratosroyalbetromabetimajbet girişjojobetonwindeneme bonusucasinosezarmarsbahiscasinowonbahiscomcasibomjojobet girişmatbetsuperbetinbettiltbetewingrandpashabet girişcasibom girişcasibomjojobet girişPusulabetgrandpashabet girişholiganbetcratosroyalbetholiganbetmarsbahisgrandpashabetpusulabetsekabetmatbetholiganbet girişmarsbahis girişgrandpashabet güncel girişpusulabet girişsekabet girişmatbet girişgrandpashabetimajbetimajbetdeneme bonusujojobetholiganbet girişlunabetcasibomgrandpashabetgrandpashabet girişdeneme bonusugrandpashabethttps://www.rezeknesbiblioteka.lv/https://www.rezeknesbiblioteka.lv/
Facebook
Twitter
YouTube
Instagram