DOĞUMUNUN 122., VEFÂTININ 43. YILINDA 20. ASRIN “ÇİLE” HARMANI.

(Doğumu: 26 Mayıs 1904 – Ölümü: 25 Mayıs 1983

O, Türkçe’yi emsâlsiz bir mahâretle kullanan, kelimeleri bir kuyumcu titizliliğiyle işleyip taçlandıran, infilâk hâlindeki yanardağlar gibi için için yanan, rûhu fırtınalı ummanlar gibi dalgalanan, engin muhayyilesiyle has şiirin şafağına dayanan ve “her mısraı bir şiir mecmuası” olan “Şâirler Sultânı”ydı.

O, çölleşen fikir dünyamıza düşünceleriyle hayat veren, kandilleri sönmeye yüz tutmuş bir kubbenin rûhunu kalemiyle ateşleyen, kendimize ait mukaddes rüyâları görmemiz için “küllî bir tefekkür şuuru” oluşturmayı hedefleyen ve yeniden câmi merkezli bir medeniyet inşâ etmeyi gâye edinen önemli bir mütefekkirdi.

O, hem tasavvuf deryâsının derinliklerine dalan hem de şâirliğin zirvesine ulaşan; mekânla zamanı, ezelle ebedi, idrâkle sezgiyi, akılla duyguyu, coşkuyla ritmi, biçimle âhengi birleştiren; fikrî yazılarında sanatkârlığını tebârüz ettiren, sanat eserlerinde de mütefekkirliğini terennüm eden müstesnâ bir edipti.

O, mücerredi müşahhas sembollerle ifâde eden anlatım biçimiyle nesri canlandıran, makâlelerini çarpıcı cümlelerle şâha kaldıran ve müthiş hitabetiyle kitleleri heyecanlandıran muazzam bir kalem ve kelâm ustasıydı.

O, maddede vârolan ihtişâmın sırrına eren, maddenin esrârında Allah’ın (c.c.) azâmetini gören, madde-ruh problemini iç âlemindeki coşkuyla bütünleştirip, zekâsının kıvraklığı sayesinde tadına doyulamayan muhteşem bir üslûpla dile getiren,

 “Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış,

 Mârifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış

diyerek poetikasını en veciz bir biçimde ortaya koyan büyük bir sanatkârdı.

O, kendine has tarzı, büyülü anlatımı, estetik kaygıları, sembollere yüklediği mânâların modern yansımaları, zıtlıkların ahengini ortaya koymadaki ifâde gücünün erişilmezliği, metafizik derinliği, kelime zenginliği, fikrî ve felsefî alanlardaki düşünce bütünlüğüyle kendine has bir nesir dili inşâ eden mükemmel bir nâsirdi.

O, el attığı her alanda şahikalaşmış, üç hâneli rakamlarla ifâde edilen telif eserlere imza atmış, keyfiyette olduğu kadar kemiyette de Türk Edebiyat ve tefekkürünün yüzünü ağartmış; şiir, tiyatro, hikâye, din-tasavvuf, roman, polemik ve tefekkür sahalarında “kitaplık çapında” eserler vermiş bir velût yazardı.

O, karanlık devirleri aydınlatmış, kendini bütün varlığıyla inancına adamış, “Türk’ün ruh köküne bağlı” nesillerin yetişmesi için çıra gibi yanmış, beyinlere ve gönüllere ışık tutmuş, gençliğe istikâmet vermeyi başarmış, millî kalarak evrenseli yakalamış müthiş bir fikir ve aksiyon kasırgasıydı.

O, mağdurların, mâsumların, mazlumların safında yer aldı, çiğnenen mukaddesat ve unutturulmak istenen millî değerler için mücâdele verdi, her zaman zora tâlip oldu. İslâm’ı müdâfaadan aslâ geri durmadı, emniyet-mahkeme-cezaevi arasındaki baskılardan hiç çekinmedi, fikir kılıcını çekerek fildişi kuleleri tek başına yıkmaya çalıştı.  Türk milletinin akıl almaz bir zillet içinde boğulmasına karşı isyan etti; baş koyduğu yolda tatmadığı eziyet, görmediği cefâ, çekmediği çile kalmadı; dûçâr olduğu baskılar karşısında azâmetinden, asâletinden, cesâretinden ve metânetinden hiçbir zaman tâviz vermedi. O, mahcup tavırlı Anadolu insanına, zâlimler karşısında nasıl bir mağrur duruş sergilenmesi gerektiğini tebliğ ve temsil eden ser-âzâd bir kahramandı.

O, “Ha tüfeği olmayan asker, ha öfkesi olmayan fikir” diyerek fikirde aksiyon arayan, “aksiyon düşmanı fikir adamı, dişleri sökülmüş ve pençeleri törpülenmiş bir sirk aslanı kadar merhamet telkin edicidir” hükmünün “Çerçeve”sini çizen ve aksiyonerliğini hayata geçirirken;

Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes 

 Ey kahpe rüzgâr artık nereden esersen es

diyen bir davâ adamıydı.

           O, İslâm’ı yok sayan, millî değerlerimizi göz ardı eden zihniyete karşı “ciddî, tutarlı ve seviyeli ilk hesaplaşmayı başlatan” sıra dışı bir şâir ve mütefekkirdi. O’nun mısraları ilkbahar çiçeklerinin üzerine yağan rahmet misâli gönüllerimize damlarken, nesri de inkârın buz dağlarını bir ağustos güneşi gibi eritti ve “Tarihteki Yobazların” yobazlıklarını ispat etti.

O, herkesin kullandığı kelimelere hiç kimsenin tasavvur edemediği anlamlar yükleyerek çarpıcı nüanslar kazandıran, onlara yeni ufuklar açan, duyguları söylenebilme imkânlarının son haddiyle dile getiren, insan muhayyilesinin müntehâsını zorlayacak ifâdeleri terennüm eden muhteşem bir erbâb-ı kalemdi. Bu yüzden O, isminin müterâdifi olan “Üstad” sıfatını kâmil mânâsıyla hak etmiş, hiç boşluk bırakmadan, hatta taşacak bir biçimde üstad kelimesinin içini bihakkın doldurmuş ve hatta üstad sıfatı bile o’nu ifâde etmek için yetersiz kalmıştı… Çünkü üstad kelimesi, Hâşim’in ifâdesiyle, “ehliyetin son olgunluk mertebesi” olup “dâhînin bir derece aşağısıydı. O, üstad kavramını aşan birisi, hakkıyla ifâde etmek gerekirse ‘Üstadların Dâhîsi’ydi.

Hülâsâ O; şiirde, nesirde, tefekkürde, hitâbette zirveyi tutan; edebiyatın bir çok sahasında, tiyatro, hikaye, roman, tarih, biyografi, inceleme, deneme, fıkra, makâle ve mizah dallarında, fikrî ve felsefî alanlarda, din ve tasavvuf mevzuunda mühim eserler veren; ilgi çekici bir kişiliğin, zirvelerdeki bir sanatın, medler ve cezirler yaşayan bir hayâtın sahibiydi… O, şiirdeki tartışılmaz büyüklüğünün yanında; birçok konuya derin vukûfiyeti olan bir muharrirdi… O, “şiirdeki kudreti ve bir dâvâya olan bağlılığı eksik taraflarını setreden”; inandıkları ve yazdıkları ile yaşadıkları arasında  gidip gelen ve “kendini arayan”  bir insandı…

O; kabiliyetinin, özelliklerinin, üstünlüklerinin ve dehâsının farkında olan ve bu konuda hiç de mütevâzılık göstermeyen, aksine mütehâkkim olan, kendini beğenen, kendine güvenen ve tasavvuf tedrisinden geçmesine rağmen hep “ben” diyen bir şahsiyetti. Hayatı boyunca ruhundaki cezbesi hiç eksilmeyen, yüreğindeki coşkusu hiç durulmayan, hitabetindeki hükmedici üslûbu hiçbir şartta zevâl bulmayan, enerjisi hiç tükenmeyen, yazılarında ve özel hayatında da otoriter tavrından hiç taviz vermeyen güç bir adam, hükümranlığını her an hissettiren güçlü bir adam ve yaşarken “Sultân-üş Şuarâ” unvânını her yönüyle hak eden bir adamdı.

O, inanılmaz, buhranlar geçiren, fırtınalar atlatan, iç dünyasındaki hafakanları dağıtmak için fikir çilesiyle baş başa kalan nev’i şahsına münhasır bir yazardı… O, insan ve toplumun içinde bulunduğu sıkıntıları, çatışmaları, psikolojik hâlleri, eşyâ ve tabiatın künhüne vâkıf olmak için yaşanan hafakanları, ölüm gerçeği karşısında kulun acziyetini, mustarip “ben”in yalnızlığını, “ben” içinde yaşanan çatışmaları, hesaplaşmaları ve çözüm yollarını gösteren bir tefekkür burcuydu. O; katıksız bir îman şâiri, velut bir yazar, muhteşem bir sanatkâr, dâhî bir mütefekkir, muazzam bir hatip, gerçek bir münevver, yılmaz bir inanç ve dâvâ âbidesi, ideâlist bir aksiyoner, tâvizsiz bir “Büyük Doğucu” ve başlı başına bir “Mektep Adam”dı.

 O, şiirde farklı bir çıkış yaparak çağımızın buhranlarını dile getiren, Yunus’un derûnî sesinin, Fuzûlî’nin yakıcı nefesinin, Nedim’in sevgisinin, Nef’i’nin öfkesinin, Nâbî’nin hikmetli söyleyişinin, Şeyh Galip’in İlâhî aşkının, Zîyâ Paşa’nın hicvinin, Abdulhak Hâmid’in metafizik ürpertisinin, Mehmet Âkif’in dînî duyarlılığının, Yahyâ Kemâl’in tarih şuurunun terkibini yapan ve  “Anamızın ağzımızdaki ak sütü”  olan güzel Türkçe’mizi çok efsûnkâr bir biçimde “hâlis şiir”le buluşturan ve enderi nâdirattan bir şâirdi.

O, bütün şiirlerini hece vezniyle yazmış, millî veznimize kentli bir muhtevâ kazandırmış; modern şiir ölçüleriyle, insanın kâinattaki yerini, hayatın soylu acılarını, iç âlemin gizli duygu ve ihtiraslarını, ölüm ve ölüm ötesini, madde ve ruh problemlerini, ebedî dünyayı ve “Sonsuz’a varmayı” anlatmıştı.  O, şiirlerinde, “boşluğu ense kökünde” gezdiren insanın “kızılca kıyâmet” kopartarak “öz ağzından kafatasını kusmasını”, “kül ettiği can elmasını” terennüm ederken çok orijinal söz gruplarını ve sıra dışı benzetmeleri edebiyatımıza kazandırmıştı.  O, sürekli infilak hâlindeki bir yanardağdı. O, ufuklarımızdaki zifiri karanlığı fecr-i sâdıka çevirecek olan tek istikâmetin Kıble, bu menzile ulaşabilme vâsıtasının “Sonsuzluk Kervanı” ve tek gerçeğin “Mutlak Hakîkât” olduğunu dünyaya haykıran bir volkandı.

O, sâdece şâirane hayallerin peşinde olan, depresif tiyatro densizlikleriyle vakit geçiren, sathî düşüncelerle zaman öldüren bir edip değildi. O, öyle bir erbâb-ı kalemdi ki; kalemi sadece ufukları zorlamakla kalmaz, ufkumuzda olup da göz ardı edilenlerle birlikte, ufuk çizgimizin ardındakileri ve Mâverâ’dan gelen lâhutî esintileri de en lâtif ifâdelerle dile getirirdi. O, bilip de farkında ol/a/madığımız güzellikleri, unutturulmak istenen bize ait değerleri çok etkili bir tarzda bizlere anlatırdı.

O, İslâm’ın özünü anlayan ve anlatan, yaratılış gâyesini idrâk edemeyen hiçbir muhâkemenin idrâksizliğin ötesine geçemeyeceğini bilen ve bildiren, İslâm’ın topyekûn bir hayat nizâmı olarak kabul edilmesi gerektiğini kavrayan ve kavratan, hayâtın ve ölümün murâkabesini eserleriyle en güzel bir biçimde yapan ve yaptıran, aksiyonsuz bir îmana düşüncelerinde aslâ yer vermeyen, nesillerin muhtaç olduğu fikir yoksulluğunu hayatı boyunca telafi etmeye çalışan ve bütün eserlerinde ”olağan”ın ötesine geçerek, “Aşkın” olanla, yâni  “Müteâl” olanla irtibâtımızı sağlayan bir mütefekkirdi.

O, büyük kalabalıkları teshir edebilen mükemmel bir hatipti. O’nun gür sesi ve müthiş hitâbet gücü dinleyenleri büyüler, gönülleri dalgalandırır, konuya hâkimiyeti, felsefî derinliği ve millî yorumlarıyla muhataplarını etkiler, kısa sürede ruhlara nüfuz eder, meydanları aşka getirirdi. O; tâvizsiz bir kişilik, yılmayan bir irâde, tükenmeyen bir enerji, eğilmeden dimdik ayakta duran kendinden emin ve gurur âbidesi bir insandı…  Gerektiğinde noktasız, virgülsüz hitap etmiş, dur-durak bilmeden yazmış ve söylemiş, rakiplerini yıldırmış bir polemik erbâbıydı. Ve o, taşı gediğine koyan bir nüktedandı…

  O’nun hayatından hiç eksilmeyen “tefekkürün çile hâline gelmesi”, insanlığın yetiştirdiği çok büyük dâhîlere münhasır bir hâlettir. İşte bu hâlet-i rûhiye bütün ihtişâmıyla; Üstad’ın hayatında, sanatında ve düşüncelerinde tezâhür etmiştir. O’nun çilesi, bedeninin çektiği ıstırapların çok ötesinde olan; ruhta, gönülde ve beyinde yaşanan “hafakanlar”, “burkuntular”, “zonklamalar”, “kanlı kıymıklar” ve “mukaddes azaplar”dır. Üstad’ın bedenen dûçâr olduğu sıkıntılar, mücâdele zorlukları, karşı karşıya kaldığı yokluklar, uğradığı haksızlıklar, cezaevinde çektiği çileler; tefekkür çilesine göre bir hiç mesabesindedir. O, “Allah, ıstırabını çektirmediği şeyin nîmetini vermez” dediği için devamlı çileye tâlip oldu, çile çekti, çileyi tâlim etti. O, bastığı “Kaldırımlar”a, baktığı “Ayna”lara, duvarları yaralı “Otel Odaları”na, ölüm çanından daha acı bulduğu kampana seslerine, kesik çığlıklı trenlere, içinde korku dumanlarının kıvrıldığı bacalara, hülâsâ haricî âlemin her şeyine çile nazarıyla baktı, yağmurda bile “kanını boğan bir ipliğin “çilesini tasvîr etti. O, çehresinde sayılamayacak kadar çok çile çizgisi olan, çektiği ruh ve fikir çilesini bütün eserlerine yansıtan, çileyi yaşayan, çile içine yeni bir “Çile” parantezi açan ve 79 yıllık çileli bir ömrün “Çile”sini “hayâl kanatları kan içinde” kalarak kaleme alan 20. Asrın Çile Harmanı’ydı…

O, “hor, öksüz ve büyük” olan bir dâvânın “mukaddes yüküne” bir ömür boyu “rütbe” ve “mal” beklemeden “hamal”lık yaptı. O, “Öz yurdunda garip, öz vatanında parya” durumuna düşürülenlerin kısıl/a/mayan sesi oldu. O, solan ümitlerimizi yeşertti. Ulvî bir gâyeye yönelmenin mutluluğunu tattırdı bizlere… “Allah yolunun divânesi” olan “Anadolu” insanına; güvenilmesi gerekenle, yapılması icâp edeni anlatmak için:

“Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya;

  Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk. Sakarya!..”

dizelerini haykırdı. O, bizim kalem ve kelâm sancaktarımızdı. O, çilesini çekmediği, bedelini ödemediği bir dâvânın dâvâcısı değildi…

O, “Vîrân olası hânede evlâd ü ıyâl var” demeyen, hânenin vîrân olmasına rızâ göstermeden umrâna imkân olmadığını bilen “bir inanmış insan”dı. O; Allah demenin yasaklandığı, elifin bile darağacına çekilmek istendiği devirlerde mangal gibi yüreğiyle ortaya çıktı, her türlü tehlikeyi göze alarak sesini yükseltip küfre giden yolların yanlışlığını anlattı… Hayatının hiçbir döneminde zâlimlerin hiddetini çekmemek için kısık sesle yapılan duâların gizli âmincisi olmadı; “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” demenin ötesine geçip, zindanları umursamadan insanlığı kurtaracak tek yolun “İlâhî Nîzâm”  olduğun en yüksek perdeden ve en gür biçimde haykıran yılmaz bir mücâhitti…

O, inancını yılmadan savunan bir insan olarak sayısız tâkibata uğramış, dokuz defa “Taşmedrese” görmüş, dört yıla yakın bir süre Yusufiyeli olmuş, dâvâsının çilesini çekmeyi şeref bilmişti. Hiç recûliyyet eksikliği göstermemiş, hiç ümitsizliğe düşmemiş, yenilgiyi ve alt edilmeyi aslâ kabul etmemişti:

Mehmet’im sevinin başlar yüksekte,

 Ölsek de sevinin, eve dönsek de,

 Sanma bu tekerlek kalır tümsekte,

 Yarın elbet bizim, elbet bizimdir,

 Gün doğmuş-gün batmış ebed bizimdir

 diye haykıran, zafere bütün kalbiyle inanan, her zaman ümitvâr olan bir insandı.

O, ömür boyu “Ölümsüz Gerçek” in peşinden yürüyen, “ağrıyan akıl dişi”nin ilacını arayan, “göklerin kamçısıyla yediği dayaklar” sebebiyle metafizik gerilimler yaşayan, suyun kaynağında susuzluk çeken bir mustaripti. O; İslâm’ın nâmütenâhi ikliminde kendine gelmesiyle, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) izinde doğru yolu bulmasıyla ve Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin rahlesinde irşâd olmasıyla “Mutlak Hakîkati” en güzel bir biçimde anlamış ve onun ruhlara sükûnet veren âsûde iklimine vâsıl olmuş bir bahtiyarlardandı…

O, Anadolu insanının derûnunda -küllenmiş olsa da- bütün saflığıyla yatan İslâm’ın ihyâ edilmesi gerektiğine inanan bir Müslümandı… O; “Yiğit, düştüğü yerden kalkar”, “Yitik, kaybedildiği yerde aranır” anlayışına sahip olan “hâlis bir Türk”tü… O, Dışı pırıl pırıl Türk, içi alev alev İslâm; içi dışına hâkim, dışı içine kölediye târif ettiği gençliğin Anadolu’da yeniden ayağa kalkması ve medeniyet tasavvuru olan bir hareketin yeniden kendi “ruh köküne” sahip çıkması gerektiğine gönülden inanırdı…

O, Batılılaşma mâcerâmızı en güzel bir biçimde ve en basit ifâdelerle anlattı. O, “Benim adım Bay Necip, babamınki Fâzıl Bey” dizesiyle ciltler dolusu bir kitabın anlatabileceği gerçeği; bu kadar yalın, bu kadar çarpıcı ve bu kadar hüküm verici bir şekilde bir mısrada ifâde etti. Cebimizde kaybettiğimiz güneşi, el yordamıyla başka iklimlerde arar olduk” diyerek çıkış yolumuzu tek cümlede özetledi.

O; bu günkü geldiğimiz noktayı, “üç katlı bir ev” sembolüyle, her katın durumunu bir nesle hasrederek târif etti, üç katta 80 yılın tahlîlini en çarpıcı bir biçimde ortaya koydu, sehl-i mümtenî tarzıyla bir mîzân çıkardı ve müthiş bir “Muhâsebe” yaptı…

O; 26 Mayıs 1904 tarihinde doğmuş, 79 yıllık bir ömre nasıl sığdırıldığı akıllara durgunluk veren “kitaplık çapındaki”  çok önemli eserlere imzâ atmış, yaşadığı döneme damgasını vurduğu gibi, ölümünden sonra da şiirleri, kitapları, fikirleri ve hâtıraları “çağların ufkunda çınlayarak” hayatiyetini devam ettirmiş, “Beriden ötelere; Esselâm! Esselâm! Esselâm!” diyerek yeni nesillere “Yeni selâmlar bestelemiş”; bir gül mevsiminde, bir Berat Kandili arefesinde ve bir Cuma gecesi;

“Ne var ki pazarlığa girişecek ecelle;

Sermâyem tek kelime, Allah azze ve celle.”

“Noktalama”sında ifâde ettiği bir hâlet ve “Her kapıda ağlayıp, o kapıda gülümse”mek aşkıyla;

            “Geliyorum!

Tülbent içinde çenem;

Eski kütükte senem;

Geliyorum!”

demiş ve 25 Mayıs 1983 günü Rahmet-i Rahmân’a kavuşmak için Âlem-i Cemâl’e hicret etmiştir. Bir başka ifâdeyle söylersek, Üstad Necip Fâzıl; doğumundan bir gün önce ölmemiş, ölümünden bir gün sonra doğmuştur… 

İnsanoğlunun şu fânî dünyadaki sevinci de çilesi de elbette gelip geçer, elbette bir gün biter; ama Üstad’ın altın işlemeli “Çile”si asırlar boyu yaşayacak, yeni nesillerin gönül sevincine, fikren istikâmet bulmasına ve “Türk’ün ruh kökünü” yeniden idrâk etmesine vesile olacaktır. Bu sebeple “Meçhûller caddesinin bu kimsesiz seyyâhı”na kimsesiz olmadığını gösterelim… “Vasiyet”inin son cümlesinde: “Beni de Allah ve Resûl aşkının yanık bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmış divânesi olarak arada bir hatırlayınız!” diyen Üstad’a olan vefâ borcumuzu ödeyelim ve O’na “Vasiyet”i mucibince hediyeler gönderelim… Üstad’ın “Yemeğim Fâtihâ, günde beş öğün” mısraından ilhâm alarak, O’nu hiç olmazsa “arada bir” yâd edelim ve “Fâtihâ”sız bırakmayalım…

  Hemşerisi olmakla müftehir olduğum Üstâd Necip Kısakürek’e Yüce Rabbimiz kandım diyene kadar rahmet eylesin, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de şefkat ve şefâatiyle o’nu sarıp sarmalasın. Kabri nûr, rûhu şâd, mekânı Cennet, makâmı âlî olsun.  Âmîn, yâ Muîn…

Rahmeten vâsi’a…

El-Fâtiha…

*                                                         

Dr. Mehmet GÜNEŞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Deneme Bonusu Veren Sitelerescort konyagrandpashabetslotograndpashabetescort konyasilvercrestgolf.comgrandpashabetgrandpashabetbursa escortJojobetRomabetjojobetgrandpashabetbahiscommarsbahisdeneme bonusubetofficebahsinebetpuanbetpuanbetpuanroyalbetgalabetjojobetbetofficebahiscasinopasacasinopasacasinocapitolbetgrandpashabet girişmarsbahis güncel girişmatbet güncel girişvdcasino girişsekabet girişbetebetdeneme bonusu veren sitelermarsbahis1win girişbetgit girişromabet girişgameofbet girişbahiscasino girişbetgit girişbahiscasinograndpashabetmarsbahisjojobet girişjojobetmatbetvdcasinosekabetgrandpashabetmatbetpusulabetmarsbahiscapitolbettaksimbetjojobetholiganbet1winbahiscasino1winbahiscasinobetgitromabetgameofbetcasibomkralbetvdcasinoligobetgameofbetcasibomcasibommarsbahismarsbahis girişpusulabetslotbarnesinecasinobettiltjojobetibizabetteosbetcasibombahiscasinoholiganbet1winjojobetbetgitamgbahis girişromabetesbet girişgameofbetradissonbetCasibomsuperbetinBetorderBetorder girişCasibomJojobetmatbetpusulabet girişjojobetjojobet girişHoliganbetCasibombetasusCasibomcasibomholiganbetholiganbetholiganbet girişholiganbetholiganbet girişMarsbahisCasibomzbahis girişzbahisHoliganbet Güncel GirişHoliganbetjojobetMarsbahisMarsbahis Güncel Girişpusulabet
Facebook
Twitter
YouTube
Instagram