SU VE ATEŞ ARASINDA 

Yolun iki tarafına sırayla dizilmiş ağaçlar gördü, ağaçların dallarından gökyüzüne doğru alevler fışkırıyordu. “Su ne olur, bir yudum su verin” diye inleyerek mırıldandı, ama kimse ona su vermedi. Makinelerin belli aralıklarla “dıt… dıt…” eden, arada sıklaşan mekanik sesleri kulağındaydı. Yine ağaçlardan gökyüzüne doğru alevler püskürüyordu, o ise ortadaki yolda bitkin, susuz yürüyordu. Galiba burası başka bir âlemdi. Koridorda, komşuların evlerinde onun durumunun ağır olduğu, onu o şehirde kurtaracak doktor olmadığı konuşuluyordu. İçeride ise makinelerin sesinin ritmiyle gökyüzüne alevler saçan ağaçların arasında ağır adımlarla yürüyen bitkin bir beden vardı. “Su, lütfen bir yudum su” diye adeta yalvarıyordu. Sanki o sesi sadece zihni üretiyor, dışa vuramıyordu. Bu gidiş, hep korktuğu; bir günah işlediği zaman sonsuz merhamet sahibinin merhametinden ümidini kesip yakacağını sandığı yere doğru bir gidiş gibi duruyordu. Dudakları adeta yapışmış, ciğeri kor ateşte kavrulmuş gibiydi. Yatakta hafifçe diğer tarafına dönmek, azıcık kıpırdamak istedi ama nafile; kocaman bir çuval gibi hastane yatağına bırakılmış, her yerinden serum, iğne, kablo ve bir şeylerle bağlanmış gibiydi.

Alevli yolda yürürken yavaşça eğildi, dizlerini gölün etrafını çeviren sert  betonun  üzerine hafifçe yerleştirdi,  elini suya  uzattı ve elindeki bir parça ekmeği balıkları beslemek üzere göle bıraktı. Göldeki tüm balıklar neşeyle ekmeğe üşüştüler, kocaman olanı, orta boy, sarı, beyaz, parlak, küçük büyük hepsi .

Su adeta canlandı. Eli hâlâ suyun içindeydi. Heyecan denilen şey bu olmalıydı. İbrahim peygambere serin olan ateş ve onu yakmayan odunlardan oluşan balıkların hikayesi gözünde ve bedeninde canlandı.Eli hâlâ suyun içindeydi, iki dizini de kenara iyice yerleştirmişti. Heyecan ve mutluluktan  gözlerinden yaş geliyordu.

Dudağına hafif bir serinlik değdi. Gölün kenarından kalktığı an ateş ağaçlarının arasında kalacaktı. Kalkmak istemedi. Görevli hanımefendi “Balıkları beslemeyin” diye bağırdı ve “Başka misafirlerimiz için lütfen alanı boşaltın” diye uyardı. Yine gökyüzüne kadar alev püskürten ağaçların ortasındaki yolda bitkin yürüyordu. Yalnız, bitkin, kimsesiz, yorgun, tek başına, biçare.

Genç adama  “Sen ne yaptın kardeşim, bu kadını buradan çıkar, fakültede bizim hastamızı kurtaran hocaya götür” dedi cesur bir dost. Gökyüzüne alev püskürten ağaçların ortasındaki yol hep onunlaydı. Ara ara balıkların olduğu göle elini sokuyor, dudağında hafif bir ıslaklık hissediyordu. Gece gündüz, her daim böyleydi. Bu yol nereye gidiyordu, niye böyleydi? Dışarıdakiler ,

Zavallıadam , genç yaşta bir çocuğuyla bu acıya nasıl dayanacak diye dertlenmeye başlamışlardı. Vefalı dostlar da umut yokmuş ama yine de Allah’tan umut kesilmez deyip Yasinler,Fatihalar okuyup hatimler indirmeye başlamışlardı .

Fakültedeki yoğun bakım ünitesinden 21 günde çıkabildi. Alev püskürten ağaçlarla kaplı yolu da, balıklarla dolu gölü de görmez olmuştu. Takvimi, ayı, günü hiç bilmiyordu, zaman mefhumu sır olmuştu.Grup grup insanlar geliyordu; gözlerinde bir acıma, dudaklarında “geçmiş olsun”la .Hepsi genç adamın omzunu merhamet ve acıma hissiyle karışık sıvazlayarak görevlerini yapıp gidiyordu.

Hatırladığı tek şeyi ,bebekleri “Bebeklerimiz ne durumda?” diye genç adama sordu.Gözlerinin yeşili, morarmış gözaltları nedeniyle iyice belli olmuştu; belki ondan, belki iltifat etmek istemesinden, “Yeşil gözlüm, Allah seni bana bağışladı. Bebekleri düşünme şimdi. Sen iyileş yeter ki” diye cevap verdi genç adam yüzüne onca  acının ardından zorla gelip oturan bir tebessümle. Kırkıncı günde bebeklerin kalp atışları duyulmaya başladığında  acının beslediği zoraki tebessüm bir kez daha yüzlerine gelip oturdu.

52 gün sonra  artık gökyüzüne alev püskürten ağaçların ortasındaki yol da, balıkların olduğu göl de aklına hayaline gelmiyordu. Kendisinin yanında artık bebeklerle ilgili planlamalar da yapılıyordu. Bir çocuktan sonra şimdi ikinci ve üçüncü çocukları olacaktı. Hangi anne baba buna sevinmezdi ki? Ancak ölümü gören birisi sevinmezdi belki ama o bir anneydi; ölümü görmüştü ama çok sevinçliydi.

Evde büyük ablanın da eşliğiyle çifte beşikler alınmış, hastalık ve uzun hastane gecelerinden sonra hayat neşesi tekrar yakalanmıştı. Biri mavi biri pembeydi  her şeyin. Sarı ,beyaz, yeşil mor çifter çifter takımlar ,zıbınlar, battaniyeler, anakucakları alındı .

Kızlarının adı belliydi;  O’nun adının ne olacağına hemen karar verip  ailece hemfikir olmuşlardı. Oğullarının adına bir türlü karar veremiyorlardı. Kalıyor, bekliyordu bu konu.

7 ay sonra, iyice ağırlaşmıştı yükü de hayatı da davranışları da .

Koltukta uzanmış televizyon izliyordu. Hafif ve ılık bir serinlikle uyku geldi, gözlerine yerleşti. Ve işte Balıklıgöl’ün kenarında diz çökmüştü ,elindeki ekmeği balıklara atar atmaz yüzlerce balık  canlandı. Gölde bir hareketlenme, bir koşuşturma, neşe ve yarış oluştu balıklar âleminde. İbrahim’i yakmayan ateşin odunlarıydı bu heyecanın sebebi ,bu mekana gelmeden önce konuyla ilgili çok araştırma yapmıştı. Bacakları titredi ve kalbinden “Allah’ım, bir oğlum olursa adını İbrahim koyacağım” diye konuştu. Balıklar da İbrahim Peygamber’e değmeyen, yakmayan ateşte su olup serin olmuşlardı. Bir oğlu olursa İbrahim Peygamber gibi dürüst, imanlı ve inançlı olsun diye çok dua etmişti.

Gözlerini açtığında televizyonda hâlâ aynı program vardı ,diğer koltuktaki genç adama dönerek  oğlumuzun adını İbrahim koyalım” dedi. “Hanım, çok iyi olur. Babamın da adı İbrahim, ne iyi olur” dedi. Büyük bir sevinç eşliğinde gururla taşıyacağı bir ad olsun inşallah duaları hep oldu dillerinde ,avuçlarında.

Bu hadiselerden 6 yıl önce Urfa Balıklıgöl’de balıklara yem atıp ayetlerin zuhur edişini dinlediği, okuduğu zaman çok etkilenmişti. O gün, “Allah’ım, bana bir erkek evlat verirsen adını İbrahim koyacağım” diye gönlünden geçirmişti. O dua, onun hastane odasında gökyüzüne alev püskürten ağaçların arasındaki yolda serinliği, rehberi, kurtuluşu olmuştu. Bunu anlayamayınca da kanepedeki birkaç dakikalık hâl ile hatırlatmıştı Allah ona. Ne için şükretse bilemedi; hastalıktan kurtulduğuna, sağlıklı çocukları olduğuna, Urfa Balıklıgöl’e, İbrahim peygambere, kayınbabası İbrahim’e ve adıyla yaşayası oğluna ,çocuklarına… Dudaklarına değen serinliğin genç adam tarafından yoğun bakım hemşiresine verilen zemzem suyunun iki dağ arasında gidip gelip yakarana verilişine ve kendi nasibine düşene, kor gibi dudaklarına pamuktan  düşen serinliğe ….su ve ateş arasında dünya ile ahiret arasında gidip gelişine …

*

– SERPİL CEBECİ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Deneme Bonusu Veren Sitelerescort konyagrandpashabetslotograndpashabetescort konyagrandpashabetgrandpashabetgrandpashabetbursa escortJojobetholiganbetCasibommatbetmatadorbetmatadorbetkargabetbetsatsuperbetincasibomroyalbet girişsuperbetinbetpuanherkulbetcasibomjojobetgrandpashabetteosbetgrandpashabethttps://saraydesign.co.uk/pusulabetmatbetjojobetholiganbetcasibomjojobetjojobet girişPusulabetjojobetcasibomavrupabetjojobetdeneme bonusudeneme bonusuromabetromabetdeneme bonusu veren sitelertipobetmersin escortjojobetjojobetcasibombetzulabetgitmeritkinggrandpashabetmarsbahisjojobetgrandpashabetmeritkingsekabetimajbetpusulabetmatbetgameofbetradissonbetcratosroyalbetradissonbetgameofbetcasibomradissonbetholiganbetpalacebetteosbetbahiscasino1winbetgitbetgitholiganbetjojobetmeritkingromabetgameofbetradissonbetcratosroyalbetmeritkingcasibomholiganbetcasibompadişahbet girişpadişahbetbetgitgrandpashabetpusulabetjojobetromabetdoedaMatbetİmajbetİmajbetligobetjojobetjojobet giriş
Facebook
Twitter
YouTube
Instagram