– yaşanan seneler boşluğa düştü muştulu rüyalar yalancı düştü – eski güzel günler nerede şimdi mevsim hazan oldu vakit ikindi can bir hiç uğruna
ŞİİR
NE HOŞTUR
Muhabbet küpünden aşk şerbetini, Mevlevi bir şevkle tatmak ne hoştur. İnşirâha muhtaç kalp mabedini, Dua ile zinde tutmak ne hoştur. * Kütlemiz kaç okka
ÇOCUKÇA DÜŞLER
Ağlamaktan kızaran gözlerimizle soğuktan kızaran küçük ellerimizin başkalaşma yarışına girdiği zamanlar yaşadık dostlarım. Küçük omuzlarımızdan on yaş daha ağır yüklerin altına girip oradan sağlam
HOR HAYAT
gözlerimi aramayın gözlerimi parlamayı unuttuğu yerdedir ışığı söylemeyin ağladığımı, söylemeyin mahcûbuma sıkışmasın yüzüme ince yağmurlar vesveseli gecelerin kollarına itildiğim günleri yineliyor hayat
SEN BİLİN EMMİ
* Elinde yağlı dürüm, şakşağa dolaşırsın. Pilava dökülen yağ araya gitmez emmi! Hedeflerin hayaldir, acık zor ulaşırsın. Günlük kırk takla gerek, şakşağın yetmez emmi!
Askıda Bekleyen Yalnızlık.
gözlerim askıda bir yalnızlığı avutma telaşına düşünce dokunur ellerime sultan söğütlerinin kokusu tenimde yurtsuz telaşlar çoğalır her akşam ve bir gül savrulur yağmur sonrası
YAŞAMAK NÜSHASI
derin soğuk başlamadan, kaderin yorum saatine ayarlı zamana ılık bir söz ek. ilkyaz çatlağı dudağın, kımıltısıyla ısıtsın gök evlerini. baktıkça gök evlerine,
Eski Eylül
bebektim susuzluk dağının kucağında raks eden rüzgar gibi savrulurdum annemin azıcık sütüyle kuru ekmeğin gölgesinde büyüdüm ve yine eylülle geldin sessizce eski gölgelere
DİRENMEYİ DENEYEN ŞEHİR
direnmeyi deniyor yokluğun kıyısında yorgun bir şehir altı yüz gün geçti yürüsek varırdık taş alsak avcumuz dolusu düşen taşları alıp sınır yapsak yine at/sak
KIRIK TARİH
taş medresenin duasında nakkaşın kırık kelimeleri beş yüz gün birikmiş tarih göğe utangaç minare her taşında maraş zilzal süresini tan yerinin süzgecinden okuyor










