
Anahtarsız bir kapının önündeyim. Arkasına geçemiyor, önünden ise ayrılamıyorum. Erken kalkan bir geminin limanında anlamsızca beklerken bedenimin her noktasına batan beton çiviler, sinsice kanatmaya devam ediyor avuçlarımda sakladığım mum ışığı gözlerini.
Bu kaçıncı yaprak dökümü? Kalanlar neden onaramıyor gidenlerin kılıçtan geçirdikleri darmadağın yürekleri? Hiçbir ölüm bir diğer ölüme benzemiyor. Hepsi ayrı bir kolunu kurutuyor akağımızdaki nehirlerin. Albatros kanatlarıyla geçsem uzun vadileri, büyülü Kafdağı eteklerini… O vakit yeniden duyabilir miyim yayla kokulu nefesini? Yeniden yazabilir miyim mutluluğu sahipsiz kalan katıksız öykümüzü?
Haykırayım diyorum. Çığlıklarım boğazımın burgaçlarında takılı kaldığı için ancak avaz avaz susmakla yetinebiliyorum. Zamanı geriye alayım diyorum, anıların istasyonuna uğrayan bir tramvay ürpermesinden öteye gidemiyorum. Bir elimle sol yanımın üstünü örtüyor, diğer elimle toprağın bağrına dokunuyorum. Bu şekilde kalbimin kaleminden dökülen yüzlerce düzine sözcüğün karanlığına ışık tuttuğunu düşünüyorum.
Başımı yerden kaldırdığımda yapayalnız olduğumu, arkamdaki o büyük kalabalığın yerinde garip bir suskunluğun efil efil estiğini görüyorum. Gümbür gümbür gümbürdeyen bir öfkenin kucağına düşüyorum. Senden bu kadar kolay vazgeçmenin altındaki vefasızlığın telaşlı hüznü içinde boğulup eridiğimi hissediyorum. Nasıl oldu da onlarca insan içinden bir tanesinin bile gidişini duymadım diye kendi kendime sinirli bir tavırla hayıflanıyorum.
Peki, şimdi sana ne olacaktı. Düştüğün o dipsizliğin perdesinde nasıl soluk alıp verecektin. Kaç zaman sonra tamamen çürüyecek hangi börtü böceğin karnını doyuracaktın. Beni en çok acıtan şey, sen menzilin bir tarafındayken benim diğer tarafta olmamdı. İstesem de dokunamıyor, uzanamıyor bin bir çaba göstermeme rağmen seni menzilin karşı tarafına aktaramıyordum. Sana hem çok yakın hem de bir o kadar uzaktım.
Sonra, sonra, sonra… Karnımın üst bölgesinden başlayıp bütün benliğimi saran şiddetli bir sancı iliklerime kadar ilerliyordu. Oysa vakti henüz gelmemişti. Aniden yoklayıp geçiveren ağrılardan biri olmalıydı. Oturup biraz dinlenirsem geçebileceğini düşündüm Ağrının şiddeti kendini iyice hissettirmeye başladı. Dayanılmaz bir sızının pençelerinde kıvranıyordum. Sağımda, solumda ardımda hiç kimsecikler görünmüyordu. Kendimi bir an önce asfalt yola atmalıydım. Sürüne sürüne asfalt yola kadar geldiğimi hatırlıyorum.
Gözümü açtığımda tavanı oldukça yüksek bir odanın içinde buldum kendimi. Benden bir yaş küçük olan kız kardeşim Feraye usulca saçlarımı okşuyordu. Kendimi toparlamam uzun sürmedi. En son mezarlıkta olduğumu buraya nasıl geldiğimi kurcalayan bir sürü soruyla beynimin birkaç bölmeye bölündüğünü hissettim.
Aklımın içindeki sorularla savaşırken hasta bakıcı bir bayan ve Feraye’nin yardımıyla tekerlekli sandalye eşliğinde cam bölmeleri bulunan bir fanusun önüne getirildim. Soğuk karlı bir kış sabahında sonsuzluğun girdabına karışan Serdar’ın gözleri, büyük güneşlerin içinden geçmişçesine ışıl ışıl bana bakıyordu. Kaybolduğum ormanın içinde, yolumu yitirdiğimi düşünürken uzakta da olsa bir kentin ışıklarını görür gibi oldum.
*
GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT
