
Tepeye çıkan güneşin kavurucu sıcağı da bastırınca iyice bunalmıştı. Attığı her adımda elindeki termos bacaklarına çarpıyor, zaten tükenmiş olan tahammülü iyice bitiyordu. Etrafındaki her şeyin canlılığı onun gök rengi gözleri tarafından sislere gömülüyor, geriye gri bir dünya kalıyordu. Yarattığı bu dünyada her varlık varlığıyla o kadar katlanılmazdı ki sanki kuşlar sesleriyle zihnini dolduruyor, sinekler aç çakallar gibi etrafına üşüşüyor, ağaçlar bir gölge bile edemeyecek kadar işlevsizleşiyordu. Büründüğü bu merdümgiriz kişilik öylesine bir hal almıştı ki peşinden gelen torunu Fuat bile onun için bir ıstırap kaynağı olmuştu. Söylenmeye başladı,
– Hayır ne diye iki yıl evvel engel olmadım şu arı işine bulaşmasına? Ne güzel emeklilik için satacaktı traktörü. O zaman ne tarlası ne bostanı ne de arısı olacaktı. Alacaktık üç kuruş paramızı. Karı koca yiyip içip oturacaktık aşağı. Şimdi işin yoksa her gün git gel azık götür. Hayır, çok yakın da değil hem gelmişim 60 yaşına. Bacaklarım ağrıyor, onca yol yürünmüyor ki…
O sırada karşıdan omzunda kürekle bir kadın geliyordu. Biraz daha yaklaştığında fark etti komşunun gelini Fatma’ymış. Çatık kaşlarını gevşeterek yorgun ve meraklı bir edayla sordu:
-Gız Fatma, hayırdır nerden geliyon böyle?
– Amaan nerden gelicem Fadime yenge? Şu Cıvılı Memmed’in bostanın yanında bizim bi yer vardı biliyon, ha oraya iki evlek kartel ekmiştim. Onu suvardım işte. Sen nereye? Yine Bircan dayıya yemek mi götürüyon?
– Oy anam bacım hiç sorma başıma bi iş aldım ki… İki tandır ekmeği çıkarmıştım dolaptan sabah bi de dünkü yemeği ısıttım. Onları şu bizim küçük torunun eline verdim de çaya güvenemedim şimdi. Yanar manar, Allah korusun! Zaten anlamadım gitti, sabah beri bi hal var bu çocukta. Acep yine hangi tilki eşiniyo kafasında? Valla artık illahlah ettim bunun azmalarından, kudurmalarından. Zaten yemek falan bahane. Dedesinin yanında dursun, köyde bi yaramazlık yapmasın diye götürüyom bunu yanımda. Hem benim herife de arkadaş olur geceleri.
– Yoksa Bircan dayı geceleri de mi kalıyor orada? Ay yenge hiç korkmuyo mu mezarlığın yanında yatmaya?
Belki de yüzlerce kez duyduğu bu laf, öncesinde onu güldürürken şimdi onu anbean eriten güneşin altında iyice bıkkınlık getirmişti. Ne diye korkuyorlardı ki bu kadar mezarlardan? Sonuçta insan hangi sapağa saparsa sapsın paçalarına çamur bulaşacak ve yolun sonunda karşısına yalnızca orada aydan arı, sudan duru kalabildiği iki metrelik bir mezar çıkacaktı. Ölümsüzlük masallara mahsustu ve öyle de kalacaktı.
Lafı daha fazla uzatmak istemiyordu ama kadının susmaya da niyeti yoktu. Bir şekilde sohbeti bitirip yürümeye devam etti. Gözeyi geçip de mezarlığın önüne geldiğinde bir anlığına duraksadı. Mezarlığa baktı. Mezarlığın duvarları da tıpkı içinde yatanlar gibi zamana yenilmişti. Ufanıp dökülen taş parçaları eski demir kapıyla birleşip yekpare bir hale büründüğünde mezarlık; soğuk, kasvetli bir harabe izlenimi vermekteydi. Belki dıştan görünen bu kasvetli görüntüden sebep Fadime içinden gelen bir dürtüyle genelde mezarlığın içinden geçmekten kaçınırdı. Fakat kimi günler ana babasını ziyaret etmek adına kimi günler yolu biraz daha kısaltmak adına mezarlığın içinden geçerdi. Bugün de zaten yeterince yorulmuş olması hem de geçen gün kocasıyla yaptığı tartışmanın beklediği gibi sona ermemesi canını yeterince sıkmıştı. Hemencecik işini halledip eve dönmek istiyordu. Mezarlığın paslı kapısını rahatsız edici bir gıcırtıyla araladı. Yavaş adımlarla yokuşu çıkmaya başladı. Yokuşun sonlarına doğru yaklaştıklarında Fuat durdu. Babaannesi çocuğun yorulduğunu düşünerek umursamadı. Nasıl olsa arkadan yetişir diyerek yürümeye devam etti. Arkadaki yola çıkınca mezarlığın duvarına yaslandı. Hem biraz soluklanacak hem de Fuat’ın kendisine yetişmesini bekleyecekti. Aradan yaklaşık beş dakika geçti ama Fuat hâlâ dönmemişti. Fadime endişelenmeye başladı. Elindeki poşetleri duvarın dibindeki kavak ağaçlarından birinin altına koydu. Karga falan almasın diye de çarını poşetlerin üstüne örttü. Sonrasında tekrar aşağı yürümeye başladı. Torununu babasının mezarının başında buldu. Elleriyle toprağı kazıyordu. Fadime öfkelendi, hemen koşup Fuat’ın yanına gitti. Bağırmaya başladı:
– Neydiyon sen, ne diye mezarı kazıyon? Çekil şurdan!
Mezarın yanına geldiğinde Fuat’a tekrar sordu:
– Oğlum hiç mezar kazılır mı? Nerde gördün sen bunu? Çok günah, bir daha görmicem!
Fuat afallamıştı, cevap vermedi. O sırada Fadime mezarın başındaki toprak birikintisini fark etti. Eğildi, eliyle toprağı dağıtırken eline bir şey değdi. Önce ne olduğunu anlayamadı. Avucunu topraktan çıkarıp açtığında donup kaldı. Tepeden esen serin rüzgârı hissetti. Rüzgârda sallanan uzun kavakların sesini işitti. Ardından dallardaki serçelerin ötüşleri geldi kulağına. Yeni biçilmiş otların kokusuyla doldu soluğu. Başını kaldırdı, gri gözleri göğe baktı. Gök gözlerine bulaştı ve sonra mavi gözlerinden yağmur damlaları aktı.
Acı bir tebessümle baktı Fuat’a. Zavallı çocuk korkudan titriyordu. Babaannesi ona doğru yöneldiğinde gayriihtiyari iki adım geri gelmişti. Dövülmekten korkuyor, kaçmak istiyordu ama yerinden kıpırdayamıyordu. Sanki ölüler de tıpkı babaannesi gibi hiddetlenmiş, kaçmaması için çocuğun bacaklarından tutuyordu. Babaannesi gitgide yaklaşıyordu Fuat’a. Hafif öne eğik bir vaziyette, yavaş adımlarla ilerliyordu. Geldi, geldi… Ellerini kaldırdı, çocuk korkudan eğdi başını ve minik bedenini aniden yaşlı kadınının kollarında buldu. Babaannesi saçlarını okşadı torununun. Yanaklarını buselerle süsledi. Meğer Fuat bayramda topladığı şekerlerden koymuş büyük dedesinin mezarına.
Yarım saat önce varlığını ıstırap sebebi gördüğü çocuk, yaşlı kadının gözleriyle griye boyadığı dünyayı eski haline döndürmüştü. Üç pullu şekerle babaannesine renkleri vermişti. Ne olursa olsun hayat güzeldi ve ölümsüzlük bir çocuğun avucundaki üç şeker demekti.
*
GAMZE ŞAHİN
