İnsanın bu dünyadaki en büyük derdi varlık problemi: Ben neyim? Kimim? Niçin bu dünyaya geldim? Geldim de ne yapacağım? Yani hayatımın amacı nedir?
Kimileri varlık krizine tutuluyor. Çıkamıyor bu krizden. Yok olmanın bataklığında debelenip duruyor. Kimileri şuursuzca ezberlere saplanıyor. Kimileri de doğru bir rehber eşliğinde alnının akıyla doğru cevaplar buluyor. Böylelerinin yeryüzünde sayısı çok azdır. Bu azlar kimlik krizini çözdükten sonra yeni bir problemle karşılaşıyor: Varlıklarını ifade etmek. Birçoğu da burada tıkanıyor. Bir ifade aracı bulamıyorlar. Bulamadıkları için de nice kıymetli hazinelerin varlığı bize ulaşamıyor. Ulaşanlardan biri de Tavus Hatun. O kendini rebap sesiyle ifade etmiş. Nasıl mı?
Mevlana, varlık problemini çözdükten sonra kalbi dile gelmiş. Söyledikçe söylemiş. Allah, toplum, insan ateşi söylediklerinde bahar selleri gibi çağlamakta.
Onun şiirlerinden birini Şiraz padişahı okumuş. Okuduktan sonra başlamış feryada:
-Aman Yarabbi! Aman Yarabbi! Demir asa, demir çarık yollara düşmek gerek. Her kimde yol yürümek gücü varsa, hiç durmasın. O Mevlana sultanın ziyaretine gitsin. O nimet ve rahmetle şereflensin.
Bu değer keşfedici sözlerden sonra, Buhara’dan, Şiraz’dan, Deşt’ten kervan kervan insanlar gelir Konya’ya. Mevlana’nın aşk ve güzellik denizinde yıkanmaya. Mevlana’yı görüp de dönmek niyetiyle gelenler dönemezler geri. O aşk ve güzellik denizinde kalakalırlar. O kalanlardan biri de, dünyalar güzeli bir kadındır.
Adını sanını kimsenin bilmediği, hangi dindendir, millettendir, mezheptendir sırrı ortaya dökülmemiş bir kadındır. Yalnızca ay kadar güzelliği ortadadır. Kadın güzelliğiyle bu dünyada var olmak istemez. İmanının aşkı ona bir yol gösterecektir elbet.
Bir zaman sonra Mevleviler, bir şafak vakti bir sema töreninden dönerlerken Meram’da küçük bir tepenin eteklerinde kalakalırlar. Bir sesle kalplerinden vurulmuşa dönmüşlerdir. Bu ses insanı öyle sarsıcıdır ki… Bir rebap sesidir. Öyle sıradan sürüden bir ses değildir. Sanki İsrafil’in sur’udur. İnsanları, insanlığın en büyük gününe mahşer gününe çağırmaktadır. Ve uyarıcıdır.
Mevleviler, o sesin sarhoş ediciliğiyle semaya dururlar. O günden sonra meram tepesinin eteklerinde her sabah sema meclisi kurulur. Ve her sabah o rebap sesi, Mevlana’nın ateşini yaktığı aşka fon olur.
Ve kadın kimselere yüzünü göstermez. İnsanlar için onun kim olduğu hep sır kalacaktır. Bir sabah rebap sesi duyulmaz. Herkes kuşkudadır. Mevlana’ya haber edilir bu durum. O kuşluk vaktine kadar bekler. Sonra:
-Gidin bir bakın der.
Gidip bakarlar. Meram tepesinde katmerli güller arasındaki küçük kulübenin ortasında, yenice sıcak bir bedenden ayrılmış bir kucak tavs kulundan başka bir şey göremezler. Bu güzel hikâyeden güzel bir cümle kalır geriye:
-Bir zamanlar bir Tavus Hatun’un rebap sesi vardı.
Şuurlu şuursuz varlıklarını ortaya koyan insanların arasından geçiyorum.
Büyük kitle, var olmayı değil varlıklı olmakla övünüyor. Benim şuyum var, buyum var. Bedenlerini bile varlıkları arasına koyuyorlar. Ben güzelim, ben yakışıklıyım, ben güçlüyüm diyorlar. İmanlarını bile varlıklarından sayanlara ne demeli. Varlıkları elinden alınınca var olamayacaklar. Ne hüzün verici bir trajedidir bu. Ben de bu trajedinin içindeyim mi diye düşünüyorum. Ben de soruyorum kendime var olmakla ilgili soruları. Soruyorum, soruyorum ve hep soruyorum. Ben sana olan aşkımla varım. Bu aşkımı dünyanın aşk birikimini mektuplarımla sana anlatarak duyurmak istiyorum.
Bir gün ben olmadığımda, belki aşkım gene olacaktır. Sendeki bu mektuplarımda…
*
HASAN SONGÜR