
*
Paslı bir rıhtım uykusu, buğu ve sükût,
Gölgesi sökülmüş bir seyyahın omzunda.
Zaman; ince sızı, hançerli bir bekleyiş,
Nefesi ensemde o soğuk misafirin.
*
Avuçlarda geçmişin kar yanığı,
Deniz yanar, tuzu yaraya sinmiş.
Ufkun koynunda silinirken gençlik,
Mizan titrer; aydınlıkla hiçliğin eşiğinde.
*
Melodi susar, gözlerde fer çekilir,
Parmak uçlarında can çekişen o tenha dua…
Ana kucağından, o kadim ninniden habersiz,
Bir dua mı yoksa boşluğa düşen çığlık mı?
*
Göğüs kafesimde narlı bir orman yangını,
Soyunur suretler emanet maskesinden.
İki ses yankılanır sonun tenhasında:
Biri veda, diğeri mutlak teslimiyet.
*
Göğe açılan el, ışığa duran niyaz,
Tekbirin sırrıyla aralanır o ağır kapı.
Zaman çözülür, etten ve kemikten sıyrılır mana;
Bir süvari gibi sürülür ruh sonsuzluğa.
*
Sis çekilir limandan, geriye kalır huzur,
Ne martı çığlığı ne rüzgârın telaşı…
Islak bir âmin gibi birleşir avuçlar,
Vuslat; gaybın en derin kıyısında.
*
Artık ne rıhtım paslıdır ne de yolcu garip,
Liman sırrını dökmüş, yük kıyıda kalmış.
O son nefeste açılır ilk göz;
Aşığın, maşukuna dönük sonsuz bakışı.
*
– HALİL İBRAHİM ÜNLÜ
