
Anadolu’nun hangi köşesinde olursanız olun muhteşem eli öpülesi annelerimizin anne kokan reçellerini tatmadan yaşadığınız coğrafyanın tadına varmış olmazsınız. Armuttan tutunda ayva, üzüm, şeftali, kayısı, kuşburnu ve hatta gülden yapılmış reçelleri tatmak bir anne elinin şefkatine, sevgisine, ilgisine mazhar olmaktır.
Malum enfes lezzetleri tattıran anne eli olunca çocukluğumun lezzetleri saymakla bitmez. Köy çocuğu olmak, köyde yaşamak da ayrıcalıktır. Hele bisküvilerin arasında çikolata kadar lezzet veren kuşburnu pekmezi ve kat kat arası bu lezzetle bezenmiş bisküvi, “Olsa da şimdi de yesek.” diyeceğimiz o muhteşem tat yok mudur?
Boşuna demiyorum ya saymakla bitmez diye. Bir de o unutamayacağım gül ve reçeli… Nedir mi o? İşte, Ayşe babaannemin o meşhur mu meşhur gül reçeli. Ayşe babaanne; gül kokan, gül seven, gülden reçeller yapan, güller kadar güzel, güllerle bezenmiş daima gülen, gül Ayşe babaanne.
Kimdir bu Ayşe babaanne?
Küçük yaşta, köy yerinde sevgi nedir bilecek yaşa gelmeden ailesi münasip gördüğü kişi ile evlendirilmiş eli öpülesi Ayşe babaanne…
Doğmuş kadın olmuş, doğurmuş anne olmuş. Anne olmuş hem de birçok defa olası ananeler yine bırakamamış onlar, her doğum sonrası yine doğurmaya aday olan kendi hemcinslerini dünyaya getirmiş, bunlar yetmemiş olacak ki eşine bir erkek varisi verinceye kadar doğurmayı görev edinmiş.
Diyorum ya eli öpülesi, sadece eli mi… Gönlü, kalbi, bastığı ayaklar öpülse Ayşe babaanne.
Ve gel gelelim erkek varise, evlada. Bu görevi de yerine getirmiş, bir güzel erkek evladı da doğurmuş, o kadar yükün arasında çitilediği çamaşırlar, astığı esbaplar, baktığı sabilerin arasında birde Ömer’i doğuruvermiş bir gül anne idi o.
Adını da Ömer koymuş ki; Ömerler adaleti temsil eder diye. O da büyüsün, okusun adil olsun, adına yakışır bir hayat sürsün.
Ayşe babaanne çalışkan, azimli ve hep gülen bir kadındı. Zamansız olur ya ayrılıklar, zamansız gelivermişti çat kapı ayrılıklar.
Oysa sabah her vakit olduğu gibi çayı ateşe koymuş, soğandan bir güzel mıhlama yapmış, evden selametle uğurlamıştı kocasını.
Bilseydi son kez yapacağını o yemeği, bilseydi son kez aynı sofrayı paylaşacağını, bilseydi son kez olacağını her şeyin… Bilememişti..
Ölüm zamansızdı, ansızın çalardı kapıyı.
Ayşe babaanne ev işlerine dalıp gitmiş, çamaşır sererken koşarak gelen nefes nefese kalan komşunun sesiyle uykudan uyanır gibi kalakalmıştı. Eşi, evinin direği, can yoldaşı çit sürerken traktör devrilmiş, oracıkta son nefesini vermişti.
Ahh Ayşe babaanne bunca yükün altında bir de babasız kalan yetimlerine baba olmak zorunda kalmıştı! Acılarını kalbine koymuş, ağlayamamıştı. Ahhh Anadolu’m, buram buram cennet kokan analarla dolu yurdum! Hem ana hem baba olan güzel yürekli kadınların diyarı yurdum.
Zaman bu, acı da olsa tatlı da olsa geçerdi.
Ayşe babaanne içinde öyle olmuştu, kendini hiçe saymış, varı yoğu çocukları olmuştu. Hem erkek hem kadındı o, dışarıda erkek içeride anne olmuştu. Tüm gücüyle canhıraş mücadele vermişti çocukları için. Elinden geleni yapmış ve okumak isteyeni okutmuş, evlenmek isteyeni de evlendirip yuvalarını kurmuştu.
Gel gelelim Ömer’e. Malum Anadolu’da erkek çocuk deyince bilenler bilir, önde sevilir, önde tutulur. Ayşe babaanne her ne kadar örf adetlerine düşkün ise de malum adil bir kadındı, çocukları arasında hiçbir ayrım yapmamıştı, hepsine eşit davranmış, hatta Ömer’i de hep daha çok sorumluluk altına sokmak istemişti.
Ömer de onun yüzünü kara çıkarmamış, canla başla hem annesine dayanak olmuş hem de derslerinde çok başarılı olmuştu. Gittiği tüm okulları başarı ile bitirmiş, sonunda doktor olmuştu. Ayşe babaannede tüm çocukları için canla başla çalışmış, o tarla senin bu tarla benim demeden diplomalarını alana kadar çalışmaya devam etmişti.
Ömer adil, Ömer adaletli, Ömer fedakâr, Ömer annesine verdiği sözü tutmuş doktor olmuştu. Annesine hak ettiği sevinci yaşatmıştı. Ayşe babaanne başka ne isteyebilirdi ki… Oğlu eşinden sonra ona el olan, dayanağı olan yavrucuğu ona verdiği sözü yerine getirmiş, okumuş, doktor çıkmıştı.
Ayşe babaanne yıllarca Ömer’ine hasret yaşamış, gözleri yollarda postacının getireceği mektupları bekleyip durmuştu. Nihayet bu hasret bitecekti sonunda. Ayşe babaanne hazırlıklara koyulmuştu Ömer’in geleceğini haber alır almaz. Sarmalar yapmış, börekler açmış, baklavalar yapmış, güllerden bezeli reçeller hazırlamış, döktürüvermişti tüm meziyetlerini.
Gül kokardı Ayşe babaanne, gül gibi kadındı demiştim ya.
Güneş batmış, gökyüzü kararmıştı, yatsı namazını kılıp yatağına uzanmış, geçmiş hülyalara dalmıştı. Hülyalar içinde gözlerini kapatmıştı.
Kapatmıştı gözlerini son kez gül kokan güllerle bezenen kadın.
Ömer sabahın erken saatlerinde koşarak evine dönmenin heyecanını yaşarken otobüsten inip koşar adımla yürüyordu her şeyden habersiz gül kokan kadına. Kapıya yaklaştı, kalbi özlem doluydu, anacığına gelmişti, ana ocağına varmıştı. Kapıyı yavaşça çaldı, bekledi, tekrar çaldı. Anacığı uyuya kalmazdı kalmaya ama malum yorulmuştur, eskisi kadar genç değil diye düşündü.
Anacığının anahtarı koyduğu gizli bir köşe vardı, yeri yıllarca değişmemişti. Daha fazla ses çıkarmak istemiyordu. Anahtarı yerinden alıp yavaşça kapıyı açtı. İçeri girer girmez gül kokusu sarmıştı içini.Yürüdü, yürüdü anacığı yataktaydı. Öptü, gül gibi kokuyordu her yeri, bir daha öptü. “Anacığım!” dedi sessizce, “Ben geldim, Ömer’in geldi.” Ses yoktu. Tekrar seslendi ama ses yoktu. Derin bir sessizlik doldurdu odanın içini. Ayşe babaanne yavrucuğu Ömer’i beklerken hülyalara dalmış, o dalış bir daha uyanmamıştı. Ömer anacığının soğuk bedenine dokunup kalakaldı, zaman durmuştu, saatler artık işlemiyordu. Anacağından geriye sadece kokusu kalmıştı. Ona sarıldı, bırakamadı.
Ölümdü bu ve kapıyı ne zaman çalacağı bilinmezdi. Ömer de bilememişti, bilseydi anacığının kapısını daha önce çalmaz mıydı?
Geriye ne mi kaldı? Gül kokan, güllerle bezenmiş, gül seven, daima gülen, Ayşe babaannenin hatırası…
*
– SEVİM KARANARLIK
