ATMACA; “TÜRK ŞİİRİ BİR BÜTÜNDÜR, ESKİSİ, YENİSİ, ARUZU, HECESİ, SERBESTİ OLMAZ”

“TÜRK ŞİİRİ BİR BÜTÜNDÜR, ESKİSİ, YENİSİ, ARUZU, HECESİ, SERBESTİ OLMAZ”

(SÖYLEŞİ)

İlk şiir kitabınız çıktığında lise son sınıfta, sanırım on sekiz yaşındaydınız. Tam şiire başlama yaşı. Kırk yaşına kadar bekleyenleri düşününce galiba bu soru kaçınılmaz oluyor: Şiir kitabı çıkarmak için çok erken bir yaş değil mi on sekiz?

Şiir yazmaya on üç yaşında başladım. O kadar çok yazdım, o kadar çok yazdım ki on sekiz yaşına gelinceye kadar ülkemizin çeşitli şehirlerinde çıkan mahalli gazetelerin kültür sanat sayfalarında şiirlerim, hikâyelerim yayımlanmaya başladı. On altı yaşında ise Kelebek gazetesinde Ümit Yaşar Oğuzcan’ın seçtiği ‘’Sizin Şiirleriniz” köşesinde şiirlerim yayımlanmaya başladı. Öksürür gibi şiir yazınca da şiir kitabı çıkarmak kaçınılmaz oldu.

Afşin – Osmaniye – İstanbul-Eskişehir – Kahramanmaraş. Bu şehirler sizin için ne ifade ediyor?

Her şehrin bir kimliği, kişiliği vardır. Farklı farklı şehirlerde birbirlerinden farklı insanlar ve mekânlarla karşılaşmak kültürel zenginlik katar. İnsan bu zenginliğin farkına daha sonraki yıllarda varır. Taşrada küçük bir köyde ya da ilçede doğup bütün ömrünü burada geçiren insanlarla görev icabı değişik şehirlerde yaşamış bir insanın bakış açıları farklı olur. Taşra ne kadar bedevi ise şehir o kadar medenidir. Şehirde yaşayıp medeni olmayan insanları, bedevi insanlarla karşılaştırmak bile istemiyorum. Ne çok medeni gibi görünüp bedevi olarak yaşayan insanlarla karşılaştım. Bütün bunlar hem beni hem sanat anlayışımı besledi. İnsan ormanında yapayalnız kalmanın haz ve huzursuzluğunu yaşadım. Halen de yaşamaya devam ediyorum.  Bundan sonra hangi şehirlerde yaşarım orasını bilemem ama emekli olduktan sonra şehirleri daha yakından tanımak için gezmeye başlayacağım inşallah.

Şiir ve Gelenek Üzerine’de muhatabınıza sorduğunuz sorular geleneğin kan tahlilini yaptırıyor. Hece Taşları’nı ve kitaplarınızı inceleyenler “gelenek” kavramı paydasında birleşiyorlar. “Bende Yanan Sende Sönüyor.” adlı eseriniz geleneğe gönderme yapar gibi münacaat ve naat ile başlıyor. Bir denemenizde de “Geleneği bilmeyenin geleceği olmaz.” diyorsunuz. Gelenek olmazsa olmaz mı gerçekten? Neden geleneğin peşine düştünüz?

Atalarımız “Otu çek, köküne bak!” demişler. Kök olmazsa dal, dal olmazsa yaprak olmaz. Belki kaba bir tabir olacak ama lütfen beni bağışlayın. At yarışı oynayan bir insana, yarışa katılan atları sorsanız yedi şeceresini saydığı gibi nelerle beslendiğine kadar bilgiyi döker önünüze.

Türk şiiri bir bütündür, eskisi, yenisi, aruzu, hecesi, serbesti olmaz. Ya da şöyle diyelim: Niğde, Amasya, Göksun… elması diye ayırırken sadece tat olarak birbirinden ayırırız ama elma yine elmadır. Şiir de nasıl yazılırsa yazılsın okurun kalbine dokunuyor, ruhunda güzel bir tat bırakıyorsa nasıl yazıldığı önemli değildir. Şiirin bir iç sesi vardır, bu sesi yakalayamayan şairler eline almış olduğu bir müzik aletini rast gele çalıyor demektir. Ara sıra güzel sesler de yakalıyorlarsa da bu tamamen bir tesadüften ibarettir. Şiirdeki iç sesi, musikiyi, duyguyu düşünceyi harmanlamayan bir şair karın gurultusundan başka bir şey çıkarmıyordur.

Edep konağı koca bir saray gibidir. O sarayın edebiyat salonları, şiir, deneme, öykü, roman vb. hücreleri vardır. Şair, yazar bu hücrede seyrüsüluğunu tamamladıktan sonra ayrı odası olur. Ayrı odaya geçtikten sonra da yazmaya başlar. Bana göre günümüzde edebiyatın kaynaştırması gerekirken ayrıştırması da bu tedrisattan geçmeden yazmaya başlamaktan kaynaklanıyor.

Bir taraftan yazmaya bir taraftan okumaya başlarken havanda su dövdüğümü otuz yaşından sonra fark ettim. İnsanın geçmişine sahip çıkması ne kadar yadırganmıyorsa geleneğine sahip çıkması da yadırganmamalı. Bunu hâlâ anlayabilmiş değilim. Geleneğe bağlı kalmak neden kendini yenileyememek şeklinde algılanıyor, bu da başka bir konu. Evet, benden alıntılayarak sorduğununuz soru üzerinde düşüncelerim zaman içinde değişecek mi bilmiyorum. Zaman beni mi haklı çıkaracak yoksa onları mı, gün yüzüne çıkacak elbet. Bana yazdıklarımdan dolayı yüzüme söyleyemeyip içlerinde “Ne kadar yobaz bir şair!” demeye çalıştıklarını yüz ifadelerinden anlıyorum. İstiyorlar ki şiirlerim onların şiirlerine benzesin ya da benim şiirlerim de başka şiirlerin isimleri çıkarılarak bir kitapta yer alınca diğerlerinden farklı olmasın. O zaman herkes birbirine yakın şiir yazacaksa Türk şiiri nasıl iflah olacak? Bu mevzu çok uzun bir mevzu. Keşke kendilerini “modern şair” olarak gören şairlerle bir açık oturum yapsak, bütün bunları konuşsak ama biliyorum kimse beni konuşturmak istemez. Varsın konuşturmasınlar. En iyi şair onlar olsun, onların kitapları çok satsın, şiirleri bestelensin, seslendirilsin. Her şair gittikten sonra yazdıkları edebiyat eleğine dökülür. Eleğin üzerinde kimin eserleri kalacak onu zaman gösterir. Ben sadece yazıyorum. Geriye ne kalır, ne kalmaz onu bilemem. Meşhur olmak diye de bir derdim yok. Ben de bu yolda ömür tüketen nice şair tanıdım. Birçoğundan dersler çıkardım. Geleneğin bir yere bağlanıp kalma anlamında kullanılmasına da devamlı karşı çıktım. Gelenek geçmişten alınan derslerle geleceğe yürümektir. Bundan dolayı da geleneği olmayanın geleceği olmaz.

Kalp Şehri’nde “Mevkii ve makama çıkmanın iki yolu var. Birincisi kendinizi bilmeye başladığınızda takla atmayı da öğreneceksiniz. İkincisi kendinizi bildiğinizden daha çok Rabb’inizi bileceksiniz.” diyorsunuz? Bir şiirinizde de şöyle dizeler var:  “Anne babam tankları / Avlamaya mı gitti / Bana da bir sapan al / Hiç olmazsa bir tane / Vurur hemen dönerim ” Bu bağlamda eli kalemlilerin topluma ve yaratıcıya karşı sorumlulukları mı vardır? Çünkü Rabb’i bilerek yazmak ile ondan habersiz yazmak arasında dağlar kadar fark var.

Allah, yarattığı her canlıya bir sorumluluk yüklemiştir. İnsanoğlu da yüklendiği bu sorumluluktan dolayı ruhlar âleminde “Evet sen benim Rabb’imsin” diye ikrar vermiştir.

Allah yaratmış olduğu diğer tüm canlıları insanın hizmetine sunmuştur. Bundan dolayı da insan yaşadığı çağdan sorumludur. Eğer bu insan şair/yazar, ressam, yönetmen, oyuncu ise başka insanları doğruya yönlendirmek için özel bir sorumluluk yüklenmiş demektir.

Lev Tolstoy’a atfedilen, “Acı duyabiliyorsan canlısın, başkalarının acısını duyuyorsan insansın.” cümlesi de tam da bunu anlatıyor.

Bir şair/yazar, çevresinde gördüğü kötülükleri engellemeye çalışarak, eleştirerek onu bitirmeye gayret ederken aynı zamanda güzelliği de çoğaltarak daha fazla insana emsal olarak göstermek zorundadır. Bütün bunlardan habersiz sadece kendi “ben”inin içinde debelenen insanın kendine faydası olmadığı gibi başkalarına da kötü örnek olması kaçınılmazdır. İşte yazarak sorumluluk almak aslında bir bakıma dünyaya meydan okumak gibidir. Bunun için de “Ya sefer ya nasip!” diye yola çıkmak gerekir. Böyle bir düşünce ile yola çıkmayanlar kendi çıkmaz sokaklarında volta atıp dururlar.

“Aşk, gönül bahçenize bir şekilde dikilen gülfidanıdır.” diyorsunuz. Şiirlerinizde “görünmeyeni görünür kılmak” için bir şeylere benzetme eğilimi çok dikkat çekici. Sembolist şairlerin vazgeçilmezi bir tutum bu. Küçük bir örnek vermek gerekirse “- Yükün peynir gemin hızlı gidiyor / hayra değil çalkantısı denizin.” demişsiniz bir şiirinizde. Siz sembolist misiniz?

Bu konuyu hiç düşünmemiştim. Okur penceresinden bakınca nasıl görünüyorum, orasını zaman gösterecek. Edebiyat akımlarına pek takılmadım. Daha doğrusu bir yere bağımlı olmadım. Şiirin bütün türlerini denemeye çalıştım. Ne kadar başarılı oldum, orasını bilmiyorum.

Günümüze adı kalan her şair edebiyat duvarına bir tuğla koyup gitmiştir. Siz “Şiirlerinizin içinde hangi duygu minarelileri var?” diyorsanız o benim işim değil. Bu, eleştirmenlerin, edebiyat tarihçilerinin işi. Bu meslekten para kazanarak hakkı teslim edecek akademisyenlerin yazacağı bir konudur.

Kalp Şehri’nde: “Ben Seni Hiç Sevmedim ki.” Başlıklı metniniz şiir mi, yoksa bir mektup mu?

Aslında, alıntıladığınız cümle İbrahim Sadri’nin okuduğu bir şiir ama daha sonra bu şiir bir mektup olarak yeniden yazıldı. Belki tema aynı olabilir ama şiir gibi yüreğimin damarlarını sızlatarak eşime yazdığım bir mektup olarak mensur şiire yakın durdu. Gerisi uzun hikâye…

Sezai Karakoç, “Bir metni iliklerinize kadar çekiniz ve sonra bir gün parlamasına izin veriniz.” diyor. Bir çeşit geleneği süreğen hale getirme eylemi. Siz de Yunus’un şiirlerine taştir, tahmis vs. yapıyorsunuz. Bu durum ona olan sevginizle mi yoksa şiiri daha iyi yerlere getirme çabanızla mı ilgili? Ya da Yunus’u unutturmama, “geleneğin zihniyetini devam ettirmek” istemenizle mi ilgili?

Her kalbin bir frekansı vardır. İster yakında isterseniz uzakta. Birbirlerinin çekim alanlarına girdiğinde birbirinizle mülaki olmaya başlarsınız. Ben bunu biraz da ruhlar âleminde tanış olmanın dünyadaki karşılaşmaları gibi görüyorum. Şair/yazar, yazdıkları ile bir başka şair/yazarın yazdıklarında aynı havayı soluduğunu fark etmeye başlayınca aradaki bağ güçlenmeye başlıyor. Bunun adına ruh akrabalığı ya da meşrep uyumu diyebiliriz. Bundan dolayı da arada duyuşsal bir köprü kurulur. Bu köprülerden birbirlerine gidip gelerek muhabbet bağını güçlü tutarlar. Gelenek bir bakıma geçmişten günümüze gönül ve yazın dünyamıza hitap eden öncülerden yola çıkarak yürümektir.

Edebiyatın edep kötünden gelen bir kelime olduğundan yola çıkarsak Yunus Emre ile yolumuz bir şekilde kesişir. Çünkü Yunus “Türkçenin süt dişleri”, şiirimizin mayasıdır. Kim Yunus’u tanımadan şiir yazıyor ve yazmaya devam ediyorsa Yunus’u tanıdıktan sonra yazdıklarının çoğunu mum tenekesine batırmak ister. Yunus hangi ocakta yetiştiyse gönül akrabalığım olan şair/yazarlar da bu ocağın tütmesi için gayret gösteriyorlar. Kimilerine göre bu bağnazlık, kimilerine göre ise notaya göre çalıp söylemektir.

“Sanatçı bakışı” diye bir şey var mı? Bir şair nasıl bakar ya da nasıl bakmalı?

İnsan önce kendini, tabiatı, daha sonra da başkalarını okumaya başladığında asıl sorumluğu başlar. Gördüğü, öğrendiği, bildiği her şeyin yaşadığı çağda kendisine bir miras olarak bırakıldığının farkına varır. Mirasyedi olmamak için de aldıklarının üzerine  kendinden bir şeyler ekler. Devraldığından fazlasını yeni kuşaklara devretmek ister çünkü.

Sanatçı, hevâ ve hevesin sınırları dışına çıktığında kendisini keşfeder. At gözlüğünü çıkarır, çıplak gözle bakmaya başlar. Kimseyi kırıp dökmediği gibi kendisinin de kırılıp dökülmesine müsaade etmez. Sanat/edebiyat duvarlarını örmeye başlar. Ördüğü tuğlaların arasına “Şuraya bir kerpiç koyayım, şu araya tuğla, şuraya briket olur, şuraya da bir taş sıkıştırayım.” demez. Duvarı hangi malzeme ile örecekse ona dikkat etmek zorundadır. İşte bu titizlik duvarın sağlam olmasının yanı sıra estetik durmasını da sağlar.

Sanatçı, taş duvar ustası gibidir. Hangi taş köşeye konur, hangi taş hangi taşın yanında uyumlu durur, bunu bakarak görür ve yanında çalışana da o taşı getirmesini söyler. Bütün bunları yaparken de taşların arasına koyacağı harca kadar her ayrıntıya dikkat etmek zorundadır.

Şair aynı zamanda bir kelime ustasıdır. Hangi kelimeler yan yana geldiğinde güzel bir dize olur, buna dikkat etmek zorundadır. Yazarken birbiriyle uzaktan yakından akrabalıkları olmayan kelimelerden uzak durmak zorundadır. Bir şiirde mana, duygu, müzik yoksa o şiiri okurken keçiboynuzu yemiş gibi olursunuz.

Bir denemenizde “Şehirler kimsenin kimseye karışmadığı, kimin güçlü kimin zayıf olduğunun bilinmediği çağdaş bedevi topluluklar mı olmalıydı?” diyorsunuz. Şehirler büyüdükçe insanlar birbirinden uzaklaşıyor ve aralarındaki samimiyet azalıyor ya da bitiyor mu? Başka bir denemenizde “Bir şehre şair elleri değecek, sokaklarına ruhu sinecek.” diyorsunuz. Yukarıdaki söylemleriniz bağlamında “şair, şiir ve şehir”le ilgili ne söylemek istersiniz?

Bazı şehirler şehir olarak yerinde duruyor, bazı şehirler ise artık kent oldu. Kentleşen şehirler maalesef bedevileşti. Söz konusu şehirlerdeki tarihi ve kültürel mekânlar hâlâ işlevini sürdürüyorsa bu oralara takılan gönül ve sanat insanlarının nefesleriyle ayakta duruyordur. Şehirlerin de bir ruhu olduğu gibi mekânların da bir ruhu vardır. İnsanlar orada dostlarıyla buluşur. Oranın havasını içine çekerek ruhunu dinlendirir. Şairler bazen madde ve mananın ötesinde düşünürler. Fikirleri bazı insanlar tarafından uçuk kaçık gibi anlaşılsa da geleceğe ışık tutacak fikirler ortaya atarlar. Bu fikir önce bir meyve çekirdeği gibi gelir. Dikilir ağaç olur. Bir şehirde yaşayan şairler yaşadığı dönemde pek itibar görmez ama öldükten sonra şiirleriyle hem kendi şehrinde hem de başka şehirlerde yaşamayı sürdürür. Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşundan yıkılışına kadar onlarca padişah tabiri caizse şiirin kralını yazmışlar. Bugün bile onların şiirleri gönül dimağımızdaki tat olarak duruyor. O zaman şöyle diyelim: Bir şehrin şehremini şair ise o şehir şiir gibi olur.

Abdurrahim Karakoç, Bahattin Karakoç, Dilaver Cebeci, Bestami Yazgan …vb. edebiyat dünyasına kendini kabul ettirmiş birçok şairlerle temaslarınız oldu. Sizin şiir yönünüze en çok etki eden/edenler kimlerdir? Onlardan, hangi noktalardan beslendiğinizi düşünüyorsunuz?

Şiir yazmaya başladığımda Abdurrahim Karakoç’un şiirlerini okuyordum. 1980 yılında ilk şiir kitabım Hüzünlerin Düğünü’nü Afşin’de elim titreyerek kendisine imzalamak zorunda kaldım. Kitapta onun Sen, Ben ve Sohbet şiirlerini taklit etmiştim. 1976 yılında başlayan şiir yolculuğumun ilk durağı bu kitabı çıkarmak oldu. 1993 yılına kadar bahsettiğiniz şairler ve onlar haricinde birçok şairle hem tanıştım hem de onların şiirlerinden beslenerek kendi kozamı örmeye başladım. Bestami Yazgan ağabey ile yazdıklarımızı birbirimize okuyarak daha sonra da tenkit ederek edebiyat ve gönül yolculuğu yaptık. Okuduğum tanıdığım şairlerin elbette şiirlerim üzerinde etkileri oldu ama beni en çok etkileyen isim rahmetli Seydahmet Kutuzman oldu. Onun bir şiirinde bir damar yakalayıp o damardan yeni sürgün vermeye başladım. Şairler biraz da meşrep olarak birbirlerine yakın olan şairlerin şiirleri ile beslenir. Daha sonra da kendi sesini yakalamanın peşine düşer. Yaklaşık kırk yıldır hece şiirinin izini sürdüm. Klasik hece şiirinin dışına çıkarak farklı hece şiiri denemelerim oldu. Hâlâ denemelerim devam ediyor. Genelde hece şiiri özelde ise Türk şiirine neler katıp katmadığım bizden sonraki zamanlarda ortaya çıkacak. Şiiri, yaşayarak yazmaya devam ediyorum.

“Güneysu hem benim hem Bestami ağabeyin çıraklığını ve kalfalığını yaptı.” diyorsunuz Kalp Şehri’nde. Ustalık için Kırağı mı demek lazım, yoksa Ardıç Kültür Sanat Edebiyat mı ya da Hece Taşları mı?

Güneysu dergisini çıkarmaya başladığımızda çok gençtim. Güneysu dergisinin iki dönemi oldu. Birincisi kurşun harflerle dizilen tipo baskı makinalarında basılan bir dergiydi. Bu dönemde yazdığım şiirleri bir kenara bırakırsak asıl şiiri yakalamaya başlayışım, derginin ofset baskı olarak ülke genelinde bilinip takip edilmesiyle oldu. 1993 yılında ikinci kitabım Külüngün Taşlara Çizdiği Nakış ile kendime özgü şiirler yazmaya başladım.

Bestami Yazgan ağabey ile şiire bakış açılarımızın değişmesiyle birlikte Güneysu dergisinden ayrılıp Mehmet Durmaz, Cengiz Coşkun ve Ercan Sağlam ile Kırağı şiir dergisini çıkarmaya başladık. Her derginin elbette bir ömrü var. Vakti dolanlar dergiler mezarlığına gömülüyor. Günümüzde ise Hece Taşları ve Açıkkara ile dergicilik serüvenimiz devam ediyor. Dergiler edebiyatın mutfağıdır. Bana da mutfak ustalığı düştü. Beni besledi mi? Evet, besledi ama en çok da yeni dostlar kazandırdı.

Kırağı’nın kapanmasını anlatırken şöyle bir ifadeniz var: “Güzel şiirler yayımlamayacaksak, vasat şiirlerle yola devam etmenin anlamı yoktu.” Bir şairin kötü şiirler yazması kabul edilemez mi sizce? Zaman zaman kısırlaşma hakları yok mudur şairlerin?

Günümüzde yayınlanan hangi dergiyi elinize alırsanız alın kendi gönül dünyanızı hitap edecek şiirleri okumak istersiniz. Eskiden dergiler bir okul gibiydi ama günümüzde böyle değil. Yolunu gözlediğimiz dergi yok. Evet, bazı zamanlarda şairler yazamama menopozuna girerler ama bir taraftan da güzel şiirler yazmak için çaba gösterirler. Şiir kendini yazdırır. Şair oturayım da bir şiir yazayım demez. Asıl sıkıntı da buradan kaynaklanıyor olsa gerek. Ben yazayım nasıl olsa bir okuyan olur düşüncesiyle tafraları dökmenin bir manası yok. Şiiri nereye yazıyorsanız okurun orasına dokunur.

Eğer bir şair yazmak için kendini paralamaya başlıyorsa orada durmak lazım. Bu şu manaya gelir: “Ey şair yazmak istediklerinden daha güzel şiirler yazmak istiyorsan o zaman okumaya geç. Okudukça daha endemik kelimelerle karşılaşacaksın ve bir kelime seni şiirin derinliklerine doğru götürecektir.” Zaten şair de birkaç şiir yazmak için yüzlerce şiirle idman yapar. Yazamama dönemini okuyarak telafi ettiğinde şiir bir pınar gibi bir yerden kaynayıp akmaya başlar.

Poetikanızın ana damarı için “Sanat insanın ince yanı ise sanatçı da o ince yanı ortaya çıkaran incelik ve estetik uzmanıdır.” sözü isabetli bir tercih olur mu? Ya da poetikanızı hangi başlıkla altında toplarsınız/özetlersiniz?

İnsanın gözüne, kulağına kalbine hitap etmeyen hiçbir sanat kalıcı olmaz. Nasıl bir sanat icra ediyorsanız o sanatı yaparken benzerlerinizden ayrı bir tarz geliştirerek edebi zevki zenginleştirmek zorundasınız. Evet, tırnak içindeki cümle aslında bütün meseleye ayna tutuyor. Sanatçı, sanatı için kendini paralar; nefsi için paralamaya başlarsa nefsin gölgesi sanatının üstüne düşer.  Belli bir zaman sonra da sanatı o gölgenin gölgesine gömülür.

Konuyu kendi üzerimde özetlemek çok uzun bir paragraf olur. Sadece şöyle diyebilirim. Şiirin şiir mi değil mi olduğuna bakarım. Şiirin bütün türlerini severim. Sırtımı geleneğe yaslayarak hece şiirinin imkânlarından faydalanarak şiirde ses, duygu ve düşünce akışını öncelemeye çalışarak bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Ne kadar doğru yapıyorum, orasını da edebiyat teorisyenlerine bırakmak gerek.

Yunus’un, Hasan Ali Kasır’ın, Hamza Ekrem’in vb. ağzından kendilerini anlatıyorsunuz. Anlattıklarınız bu isimlerle sınırlı değil tabi. Mehmet Durmaz, Tacettin Şimşek, Metin Özarslan, Dilaver Cebeci, Sezai Karakoç, Bahattin Karakoç, Abdurrahim Karakoç … Bu metinleriniz için vefa borcu ödemesi diyebilir miyiz?

Her şair/yazar gönül bahçemde yetişen ağaçlar gibidir. Ya da meşrebi meşrebinize uyanlarla dünyada bir şekilde karşılaşırsınız onların yazdıklarından konuştuklarından kendinize bir pay çıkararak edep ve edebiyat yolculuğunuzu sürdürürsünüz. İsimlerini zikrettiğiniz şairlerle ayrı bir gönül bağım oldu. Yazdıklarından etkilendim. Yazdıklarıma dokunarak katkı sundular. Göçenlere rahmet yaşayanlara hayırlı ömür diliyorum. Ben vefayı bir ödeme aracı olarak görmüyorum. Vefa gösteren karşılığında bir vefa beklememeli. Beklerse bunun adın rüşvet olur. Vefa akıldan ziyade kalbin muhatap olduğu bir kelimedir. Buyuranı sarıp sarmalarsınız, gideni de umursamazsınız. Böylece beklentilerinizi dengede tutmuş olursunuz.

“Şiirin kapısından içeri girdiğinizde şiirler sizi alıp bir yerlere götürmüyorsa, kendini ezberletmiyor, imgelerle bağırarak kulağınızdan kafanıza doğru karın gurultusu türünden sesler hissettiriyorsa demek ki ark suyundan içiyorsunuz.” Bu ifadelerinizdeki ölçütleri çoğaltabilir miyiz? Ne dersiniz?

Herhangi bir manava gittiğimizde önce meyvelere bir göz atarız. Ne alacaksak onlara odaklanırız. Hatta bazılarına dokunduktan sonra alıp almamaya karar veririz.

Normal hayatımızda bu dikkatçil davranışımızı şiir için de gösterirsek mesele kalmaz. Elimize ilk aldığımız bir şiir kitabından rastgele sayfalar açarak üç beş şiir okuruz. Eğer şiirlerden bize dokunan dizeler ya da kelimeler olursa tıpkı manavdaki meyve seçimimiz gibi kitaba yaklaşarak müsait bir zamanımızda kitabı baştan sona okumaya başlarız.

Bir şair önce kendisine şu soruyu sormalı: “Neden şiir yazıyorum? Benden önce kimler şiir yazmış? Bu şairlerden hangisi kalbime dokunuyor? Ben kimlerin kalbine dokunabilirim?…” Bir şair, bu ve benzeri soruları kendisine sormadan şiir yazmaya başlamışsa kendine yazık etmiş demektir.

Şiiri kendine dert etmek isteyen şair, mahalle aralarında maç yapmak isterse kalbini ve ruhunu sakatlar. Ben Türkiye’nin en iyi şairleri arasında olmak zorundayım. Onun için de asıl hedefim milli takım diye kendisini motive etmeli. Aynı zamanda milli takıma seçilirsem de tribünlere oynayacağım dememeli. Kazanacaksa kendisi değil; Türkçe, Türk dili kazanmalıdır düşüncesinden hareketle nefsinin üstüne basarak yürümek zorundadır.

 Günümüzde şiir yazan insan sayısı ile şiir okuyan insan sayısı hakkında ne düşünüyorsunuz? “Herkes şiir yazmak zorunda değil ama şiir okumak zorunda.” diyorsunuz çünkü bir denemenizde.

Şiiri yazan ve şiir okuyanların sayısını karşılaştırdığımızda şiir yazanların daha çok olduğuna inanmaya başladım. Gerçekten şiir okuyan olsaydı basılan şiir kitaplarının onlarca baskı yapması gerekirdi. Şiir okumak insanın ince yanını harekete geçirir. Şiir okumak insanı damıtılmış kelimelerle tanışmasını sağlar. Hikâye, roman, deneme kitabından alacağınız edebi zevki bir şiirde hatta bir dizede alabilirsiniz. İnsanların ezberinde nasıl ki onlarca türkü, şarkı varsa bir o kadar da şiir olması gerekir. Şiir, insanın direk duygularına hitap eder. Duyguları canlı tutar. Türkülere, şarkılara gösterdiğimiz ilginin geri planında şiir var ama bu ancak şiirin müzik eşliğinde söylendiği zaman farkına varabiliyoruz. Öyle şiirler vardır ki bestelendiğinde anlam derinliği çoğalır. İnsanın ruhunu dinlendirir. Şiir biraz da az sözle çok şey anlatma sanatıdır. Ezberinde şiir olanlar, konuşurken ara sıra sözlerinin arasına kaynakça gibi şiir ekleyerek konuşurlar. Bu da konuşanın konuşmasına ayrı bir ahenk katar.

Necip Fazıl, “Otuz yaşına kadar yazdıklarımı çöp kutusuna attım. … ” diyor. Sizin şiirlerinizde de böyle bir milat olabilecek bir tarih var mı?

Bana göre Necip Fazıl’ın kastettiği o yaşına kadar yaşamış olduğu çalkantılı hayattır. Benim öyle bir hayatım olmadı. Birçok şair gençlik döneminde yazmış olduğu şiir defterlerini mangal tutuşturma kâğıdı olarak kullanmıştır. Ben böyle bir şey yapmadım. Gençlik dönemlerimde yazıp deftere geçirdiğim bütün şiirler defter olarak duruyor. Bazı şairler, ilk şiir kitaplarını da pek kabul etmek istemezler. Ben böyle düşünmüyorum. Bizden sonraki zamanlarda bu defterler ele geçtiğinde nerede başlayıp nereye kadar yürüyebildiğimin delili olur. İnşallah bakanlar bu gözle bakarlar. Yaktığım şiirler olmadı ama yayınlamaya değerli bulmadığım yüzlerce şiirim var.

Düzyazılarınızda da şiir tadı var. Hatta Gece Vardiyası’nı mensur şiir niyetiyle okudum. Gece Vardiyası için “Gönül Günlükleri” desek sizce nasıl olur?

Bu kitap Med Cezir Vakitler, Susarak Konuşsan Gözüm Dinlese kitaplarının bir devamı şeklinde oldu. Her iki kitap aslında mensur şiir gibi günlüklerdi. Gece Vardiyası ise tamamen günlük oldu. Doğrusunu söylemek gerekse evet bu üç kitapta gönül günlükleri diyebiliriz. Med Cezir Vakitler ve Gece Vardiyası kitaplarıma günlük tadında deneme diyebiliriz. Susarak Konuşsan Gözüm Dinlese kitabı ise o da günlük gibi yazıldı ama aslı yanaşık hece şiiriydi. Okuyanlar bu kitabı da deneme ya da mensur şiir gibi okudular.

“Aşacaksın karlı dağlar ardını / Yoldaş eyle bir ademin merdini / Sakladıkça çoğaltırsın derdini / Dost kapısı bahaneyle çalınmaz”  Söyleşimiz aracılığıyla adını zikretmek istediğiniz gönül dostlarınız var mı?

Üzerinde mevsimler geçtikten sonra adresini terk eden dostların adını yazsam onlara ayıp olur. Günümüzde yılar sonra olsa bile karşılaştığımda birkaç gün önce görüşmüşüm gibi samimi bulduğum dostların isimlerini yazsam onların tevazusunu göz ardı etmiş olurum. Sinemi sinesine yaslayıp ağlayabileceğim dosttan bahsediyorsan o bende kalsın. Bunun için o dostu denemek istemiyorum.

“Kim hece şiiri öldü diyorsa (kendisi yazamadığından) yalan söylüyordur.” diyorsunuz. Yanaşık Hece ve Hece Uçuşu geldi aklıma. Sonra da Hece Taşları. Hece ile öyle bütünleşmişsiniz ki… Normal konuşmalarınız bile hece ile… Hece ile üzülen, sevinen, seven, gülen, ağlayan, uyuyan, uyuyamayan bir şairsiniz. Kafiyeden ödün veriyorsunuz ama heceden asla… Hece ölçüsüyle yapmadığınız uçuş kaldı mı?

Hece ölçüsü imkânlarından faydalanarak şiir yazmayı sürdürüyorum. Bazılarının adını koyduğum bazı hece türleri oldu. Allah gönlüme bir ilham düşürdü. Özellikle son dört aydır yazmış olduğum yaklaşık 100 civarında şiir var. Onların içinde farklı şiir deneme türleri çıkacak inşallah. Bu şiirler ne zaman kitaplaşır, devamı gelir mi, bilemem ama yazdığım her şiirin bende bir karşılığı oldu. Yazmasam uyuyamayacağım şiirler oldu. Kendileri buyurdu, bana da sadece yazmak düştü.

Şair dostlar ve şiir severler “Neden hecede ısrar ediyorsun?” diyorlar Ben de onlara “Ben şiirin şiir olup olmadığına bakarım. Hece ile sürdürmek benim tercihim. Başkalarının tercihlerine elbette saygım var. Saygısızlığım aynı ayak, aynı kafiyelerle ortalama 300 kelime ile hece şiiri yazanlara… Aklına gelen ilk kelimeyi ölçüp tartmadan darasını almadan şiir diye yazanlara…

“Sonbahar da bitti karakış geldi / Bir daha tomurcuk açmaz gülümüz / Geçinip gidiyor çağdaşlarımız / Şiirlerin sana göre bir miras / Senden sonrasına kâğıt yığını” Sizden sonrakiler için umutlu musunuz? Yoksa karamsar mı?

Bir şairin en büyük mirası şiirleri ve kütüphanesidir. Bu miras, sadece şairin birinci derecede akrabalarına ait değildir. O şehrin kültür adamlarına yöneticilerine hatta Kültür Bakanlığına aittir. Alıntıladığınız bu dizeler aynı zamanda bir şairin öldükten sonraki hâline ağıt yakmasıdır. Şöyle düşünün. Bir şairin şiir defterleri, yazışmaları, mektupları yayınlanan kitapları, kütüphanesinde bulunan kitapları zamanla evde bir yük olmaya başlayacak. Kendisi göçtükten sonra da kitaplar sahaflara ya da – kütüphanesinde ne var ne yoksa tamamı – hurda kâğıt toplayıcılarına verilecek. Böylece o şairi tamamen öldürmüş olursunuz. Şairi öldürdükten sonra onun şiirleri anonim bir şiir olarak okumak ya da kitaplarını basmak bir hakkı teslim etmekten ziyade toplantılarda, meydanlarda şiirini konu mankeni olarak kullanmaktır. Bunun adı vefa değil, mirasına çökmektir.

Tesbi, taştir, muhammes, gazeller yazıyorsunuz. Özellikle Çıktım Erik Dalına’da tahmisler çok dikkat çekiyor. Sizden sonrakilere yol mu göstermek istiyorsunuz?

Hece ve aruz ölçüsüyle yazılan şiirlere yüzümüzü çevirdiğimizde önümüze devasa bir kütüphane çıkar. Bu kütüphaneden ne kadar beslenirseniz şiirlerinize bir o kadar birbirine benzemeyen motifler işlersiniz. Ben sadece “Bizden önceki şairler bunları da yazmış, bunlardan da faydalanmak gerek.” diye bir işaret fişeği attım. Bu fişeğin izini takip edenler söz konusu kütüphanenin yerini öğrenmiş olur.

“Şairim / Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası / Ayak sesinden tanırım” diyor, Bedri Rahmi Eyüboğlu. Siz şiiri nasıl tanırsınız?

Ben ne diyeyim koca şaire. Adı anılınca bu iki dizesi ile bize selam veriyor. Her şair bir şiiri, bir dörtlüğü, bir dizesi kalsın diye yüzlerce şiir eskizi yazar. Hangi şiirde bunu yakalar, onu kendisi de bilemez. Bir şiirimde şöyle demiştim: “Benim işim yürümek kavuşmak yar ötesi.” Şair “Karadutum, çatal karam, çingenem / Nar tanem, nur tanem, bir tanem / Ağaç isem dalımsın salkım saçak/Petek isem balımsın a gülüm / Günahımsın, vebalimsin.” de demiş. Ayrıca şiirin yanında güzel resimler yapan bir şair. Hem şiiri yazıyor hem resimle şiir çiziyor. Ondan geriye güzel şeyler yakmış, bizden ne kalacak onu da zaman gösterecek.

“Gündüz güler geçerim hüzün bende geceler / Sabır tespihim olsun çekeceğim acılar / Yatağa girdiğimde katlanıyor sancılar / Kendi yağmurumla yunduğum yeter”  Şairler acı çekmeye mi gelmiştir bu dünyaya. Acı çekecek yürek mi gerek şiir yazabilmek için?

Allah insanı yarattığında ona bir sorumluluk vermiştir. Şairler de bundan vazife çıkararak daha fazla sorumluluk almaya çalışanlardır. Şairler aynı zamanda toplumun sevincinin çoğalmasında, üzüntüsünün azaltılmasında sözcülük yapan insandır. Bunun için yüreğine bu kadar yük biner.

Şair o kadar ağır bir düşünce işçisidir ki yedi yirmi dört çalışır. Uyumak için yatağa girip derin uyku arasındayken bile uyanarak gönül penceresinin camına vuran ilham kuşunu içeri alır. Yazacağını yazmadan tekrar yatağa girmez. Uyuyup sabah işe gittiğinde bile gönlündeki yorgunluğu beraberinde götürür. Bundan dolayı da şaire huzur yoktur. Onun huzursuzluğu ancak ölünce biter.

Şair kendi yarasından sonra toplumun yarasının sancısını çeker. Kendi yarası ile toplumun yarasını karşılaştırdığında kendini acı çekmeye tayin edilmiş bir görevli gibi görür. Söyleyeceğini söylemeden rahatlamaz. Şiir de zaten yüreğin kılcal damarlarından süzülerek gelen duygularla yazılır.

Şiirlerinizde arı,duru bir Türkçe var. Eski kelimeler çok az. Tek tük yöresel sözcüklere de kullandığınız oluyor ama okuyan anlam çıkmazına girmiyor. Şiir dili nasıl olmalı? Sizin şiir dilinizle ilgili ne söylemek istersizsiniz?

Şairler, aynı zamanda dil ağacının dallarını kırmadan, köküne zarar vermeden kıyamete kadar yaşaması için çaba gösteren kelime işçisidir. Dilin bir genel kabul görmüş kuralları vardır bir de zihnin arka kütüphanesinde şehrimizde, yöremizde, köyümüzde ya da ağız farklılıklarından kaynaklanan ya da o bölgede farklı manada kullanılan kelimeler vardır. Bu kelimeler içinde öyle kelimeler vardır ki bazen şair/yazar bu kelimenin cuk diye oturacağı bir yer bulursa kullanmak zorunda kalır. Bu kelime diline daha iyi oturur. Mesela şimdi kullanım alanı kalmayan meses kelimesini bir yerde kullanacaksam bunun yerine nodul demem. Bunun gibi onlarca kelime var. Evet, yaşayan dil ile yazmak gerek. Bazı kelimeleri kullanmaktan vazgeçmek dil ağacının yapraklarının azalmasına neden olur.

Şiir dilinizdeki sözcük örgülerinizde gereksiz sözcük pek bulamıyoruz. Şiir, sizce öze yüklenen manada mı gizli?

Şiirdeki kelimeler, iç içine geçmiş zıvanalar gibidir. Zıvananın birisini yerli yerine koymazsanız şiir ne gönlümüze ne dilimize dokunur. Bir dizede hoşunuza gitmeyen ya da eğreti duran bir kelime varsa siz bunu zaten hissedersiniz. Aslında aradığınız kelimeyi buraya koyamadığınızın farkındasınız. ama yapacağınız da bir şey yoktur. O zaman aklınıza Yahya Kemal’in Rindlerin Ölümü şiirindeki “serin” kelimesi gelir. “Ve serin serviler altında kalan kabrinde” dizesine yıllar sonra gelip yerine oturduğunu görürsünüz. Şiirde mana ne kadar şümullü ise okuru o kadar uzaklara götürür.

Şiirlerinizde hikmet (özellikle Çıktım Erik Dalına’da) çok belirgin. Sizce şiir insana bir şey öğretir mi?  Şiirin görevi sezdirmek değil mi?

İnsan ormanında ne kadar ağaç kaldı, ne kadar doğru odun var, hangi kelimelerle insana dokunursanız nasıl bir ses işitirsiniz, meselesi uzun okuma tefekkür gerektirir. Kalplerden geçeni bilen Allah şairin maksadını bilmez mi? Elbette bilir. Bu kitabı yazmadan önce yıllardır Yunus ile yolculuk yaptım. Ruhuyla ruhum muhabbette doymadı. Bu kitapta otuz üç şiir var. Bu şiirlerin tamamını daha önce Tahmis olarak yazmıştım ama Metin Özarslan dostum “Ben senin bu şiirleri ne maksatla yazdığını biliyorum ama birisi çıkıp sen Yunus Emre ile aşık mı atıyorsun?” kabilinden bir şeyler söylemeye çalışır. Bu da canını sıkar. İçinde birkaç tane tahmis kalsın, diğerlerini normal şiire çevir!” uyarısı beni düşündürdü. Bundan dolayı da kitabın girişinde bu kitap ile ilgili yazılış serüvenini yazmak zorunda kaldım. İşte bu kitap Yunus Emre’ye duyduğum muhabbetten kitap boyutuna ulaşan şiirlerden oluştu.

Serbest şiire bakışınız nasıl? Hani genelde serbestçilerin hececilere, hececilerin de serbestçilere bakışı pek de mübarek değil? 🙂

Evdeki çocuklarımı birbirinden ayrı tutmam. Aynı şekilde şiirlerimi de. Buradan bir genelleme yaptığımda ise Türk şiirine bütüncül bakarım. Şiir, şiir mi değil mi? Önemli olan budur. Şair kendi üslubunu nasıl oluşturmuş, hangi şairlerin şiirlerinden ilham almış? Çünkü başka şairlerin gönül toprakları ile kendi gönül toprağı aşağı yukarı aynı minerallerden oluşuyorsa birbirlerine daha yakın olurlar. Bundan dolayı şiirdeki çeşitlilik okurun seçeneğini çoğaltır. Her şair kendinden önce yaşamış şairlerin şiirleriyle samimiyet kurmadan kendi şiirini “Şiir budur!” diye dayatamaz. Bu tutum geri teper. Şair hangi türde şiir yazarsa yazsın ama önce şiir yazsın. Şiir yazmaya çalışanlar bu bilinçle hareket etmedikleri müddetçe “Öteki kim?” diye nefsini köpürtür durur.

Yayımlanan kitaplardaki ve edebiyat dergilerindeki şiirleri nasıl buluyorsunuz?

Matbuat âlemindeki hızlı değişiklik sonucunda hemen hemen her şehirde dergi çıkıyor. Bir de bunun üstüne sosyal medyayı eklediğimizde maalesef şiirin ipliğinin pazara döküldüğünü görüyoruz. Güzel kitaplar basılıyor. Dergilerde güzel şiirler yayınlanıyor mu? Evet. İşin garip tarafı emsaller kötü üzerinden gösterildiğinde iyilere ulaşmak çok zaman alıyor. Gerek yayınevleri gerekse edebiyat dergileri maalesef şairini, yazarını pazarlama elemanı gibi kullanmaya başladı. Kitabını bastığı şair/yazardan ya katkı istemekten utanıyor ya da şu kadar destek olmazsan kitabını basmam deyip kenara çekiliyor. O zaman iyi kitaba, iyi şiire nasıl ulaşacağız bunun için bir şey söyleyemem.

Tayyib Atmaca’nın şiirleri bana iki renkli gibi geliyor. Mesela “Üçübirarada” ile “Susarak Konuşsan Gözüm Dinlese” farklı renklerde şiir kitapları. Ne dersiniz?

Bütün kitaplarım kendi içlerinde farklılıklar arz ediyor gibi görünse de her kitabı farklı bir ağaç gibi düşündüğümüzde elbette meyveleri de farklı olacaktır. O zaman şöyle diyebilirim: Evet bu güne kadar kaç tane kitap çıkardıysam her biri ayrı bir ağaçtır. Hangi okur hangi meyveleri daha çok seviyorsa o ağacın dallarını kırmadan istediği kadar toplayabilir.

Sözün İzinde 1-2 (Tacettin Şimşek ile) Söz Açarı (Mehmet Gözükara ile) ve Âşıklar Meclisi atışma/deyişmelerden oluşan kitaplar yayınladınız. Atışma ve deyişmeler şiir yolculuğunda kaybedilen enerjiyi yerine mi getiriyor acaba?

Susarak Konuşsan Gözüm Dinlese kitabı aslında (adına yanaşık hece dediğim) bir deyişme kitabıydı. Okur bu kitabı deneme kitabı gibi algıladı. İkinci baskısında ise hece ölçülerini birbirinden ayrıştırarak deyişme haline getirdim. Bu sefer de okur klasik hece şiiri gözüyle baktı ama baktığını göremedi. Bunu da serbest şiir gibi algıladı.

Diğer dört Atışma/Deyişme kitapları ise klasik hece şiiri formunda ve aynı zamanda âşıklık geleneğine uygun bir şekilde karşılıklı birbirimize yazarak daha sonra da dörtlükleri bir araya getirilerek oluştu. Bütün kitapların meydana gelmesinin ayrı bir serüveni oldu. Bundan dolayı da her kitabım kendine özgü bir üslupta var.

Her kitapta yazılanlar kendi bereketleriyle geldi. Şu kitap şöyle olsun, bu kitap böyle olsun demedim. Yazdıklarım tamamen doğaçlama oldu. Şiir nasıl geldiyse onu öyle ağırladım. Hâlâ da bu şekilde ev sahipliği yapmaya devam ediyorum.

Bazı kitaplarınızda mükerrer şiirler ve denemeler var. Daha derli toplu hallerini peşinizden geleceklere mi bıraktınız?

Bu mükerrerlik gözümden kaçmış olabilir. Biraz da Bahaettin Karakoç meşrepli olduğumdan yazdıklarıma tekrar tekrar dönüp bakmak yerine kaçanı kovalamaktan kaynaklanıyordur.

Çok şiir yazanlarda maalesef böyle kusurlar oluyor ama yapacak bir şey yok herhalde. Bir de şiire gereğinden fazla müdahale ederseniz ilk yazdığınız duyguları tekrar yaşayamazsınız. O bir demdir, gelir geçer. Bunun yanı sıra yıllar sonra söz konusu şiirleri kitapta topladığınızda ve bir başkasının şiiri gibi okumaya başladığınızda bu hataların farkına varıyorsunuz. “Keşke şurası şöyle olsa…” deyip sizde bulunan dosya üzerinde düzeltmeler yapıyorsunuz.  Bazı kelimeleri sık sık kullanmamaya özen gösteririm. Önce kullandığım bazı dizeleri farkına varmadan daha sonra tekrar kullanmış olmak belki de bir çok şairin görünmez hatasıdır. Bu da bizim kusurumuz olsun.

Ucu Yanık Mektuplar, Gece Vardiyası, Ebemkuşağı Altında ve Medcezir Vakitler için sürgün olduğunuz bu hayatın iç çekişleri ve iç döküşleri diyebilir miyiz?

Öncelikle kitapların içine girerek gönlümden dökülenleri tespit ettiğiniz için teşekkür ederim. Evet, bu üç kitapta da iç döküşlerimin insan kalbine yansıması oldu. Bir okurun şair/yazardan da kalbine dokunan dizelerle, cümlelerle karşılaşması daha doğrusu yarasına iyi gelecek merhem bulması şair/yazarın yazdıklarının bir karşılık bulması anlamına gelir. Bak bu iyi.

Bir de dümeninde bulunduğunuz Açıkkara dergisi var. Edebiyatı düşündüren, tebessüm ettiren tarafı diyebilir miyiz Açıkkara için? Hatta bu soruda Âşıklar Meclisi kitabınızdan da bahsetmenin tam da yeri.

Mizah deyince nedense insanın aklına hemen bol küfürlü fıkralar, görseller geliyor. Hâlbuki mizah düşündürerek güldürür. Açıkkara dergisi düşündürmek arka planından çıktı diyebiliriz. Küfür içermeyen ve doğrusunu anlattığınızda insanların zor anladığı ama tersinden söylediğinizde daha iyi anladığı bir düşünce ile… Sloganı da “Hayalı, Kayalı, Hakka Dayalı Dergi”. Birkaç ay sonra 100. Sayısına ulaşacak inşallah. İçinden mizah taşıyan birçok şair/yazar çıktı. Çıkmaya da devam ediyor. Mesela Tacettin Şimşek, Halit Yıldırım, Mehmet Pektaş ve benim mizah damarımı ortaya çıkardı. Güzel kitaplarımız yayınlandı. Âşıklar Meclisi kitabına gelince o da bir zamanlar mecliste görev yapmış çeşitli görevlerde bulunmuş milletvekillerinin kendi aralarındaki polemiklerinden yola çıkarak birbirleriyle atıştırdım. Bu kitap benden ziyade onların birbirleriyle atışmaları. Bizden sonra benim derlediğim bir kitap gibi anlaşılabilir, varsın anlaşılsın. Önemli olan onların hoş polemiklerinden doğan bir hoş seda gibi kaldı. Ölenlere Allah rahmet eylesin.

“Yaşamayan yazamaz, yazan yaşayamaz.” der İsmet Özel. İlk kitabınız Hüzünlerin Düğünü’nden bu güne geçen koca bir ömür … Kırk yılı aşkın bir süredir şiirle yoğrulmuş bir hayat… “İyi ki bu yola girmişim” veya “Neden şiire bulaştım ki? dediniz mi hiç?

Allah dağına göre kış verir. Okur olmayı çok isterdim. Yazmaya başlamak sorumluluk almak demektir. Yazacağınız her cümle, her dize sizin daha önce okuduklarınızdan daha güzel olması için alın ve gönül teri dökmeniz gerekir. Sizi okuyanların yüreğine dokunamıyorsanız neden yazmak istiyorsunuz. Yazdıklarınızı önce kendiniz beğenmeniz gerekir. Benden önce kimler ne yazmış, ne güzel dizeler ne güzel sözler bırakmış diye bir hakkı teslim ediyorsanız o zaman yazdıklarınızdan sorumlu olduğunuzun bilinciyle hareket etmek zorundasınız.

Yaklaşık elli yıldır kendimi sigaya çeke çeke yazmayı sürdürüyorum.  Her kitabın bir öncekinin kopyası olmasın, her kitapta bir önceki kitaptan izler taşımayayım endişesi içindeyim. Kendi sesim içinde farklı yorumlar yaparak gök kubbede nasıl bir hoş seda bırakabilirim onun uğraşını veriyorum. Demek ki Allah bize böyle bir kader tayin etmiş. Ben de o kaderime düşeni yaşayarak, yazıp hizmet ederek gelip geçeceğim dünyadan.

Samimi cevaplarınız için Yarpuz adına çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim nice güzel sayılara inşallah.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Deneme Bonusu Veren Sitelerescort konyagrandpashabetgrandpashagrandpashabetescort konyagrandpashabetgrandpashabetgrandpashabetJojobetpusulabetCasibomcasibompusulabetromabetbetpuancasibomjojobetgrandpashabetteosbetgrandpashabethttps://saraydesign.co.uk/jojobetpusulabetcasibomsuperbetinbettiltjojobetjojobet girişMarsbahisJojobetdeneme bonusugrandpashabetjojobet güncel girişkingroyalgrandpashabet linkdeneme bonusuromabetromabetdeneme bonusu veren sitelertipobetroyalbetjojobetjojobetjojobet girişcasinowoncratosroyalbet girişimajbetvdcasinomatbetpusulabetsekabetmatbetimajbetjojobetpusulabetcratosroyalbetgrandpashabetmeritkinggrandpashabetcratosroyalbetcasibomgrandpashabetbetgit girişjojobet girişgrandpashabet girişbetplayamgbahis girişteosbet girişteosbet girişmarsbahiscasibomromabetwbahisjojobetgrandpashabetbetplayromabetamgbahisteosbetsuperbetinskorbet girişskorbetbetgitbettiltmarsbahisvevobahisromabetbetcioimajbetperabetbetticketjojobetjojobet girişjojobet girişJojobetJojobetjojobetgrandpashabetjojobetjojobet
Facebook
Twitter
YouTube
Instagram