
İstemediğim her taşı sırtıma yüklemişim. Asılı her ipi boynuma geçirmişim senelerce. Gökyüzü ne kadar da maviymiş. Güneş nasıl da ışıldıyormuş meğerse. Yeşilmiş yaprakların rengi, topraksa kahve… Heybetli ve ihtişamlıymış dolunay. Ne denli manidarmış oysaki soluduğumuz hava.
Kuşların cıvıltısını dinlemek… Cadde sokak dolaşmak… Yağan yağmurda ıslanmak… Tahta bir bankta oturmak. Durakta otobüs beklemek… İnsan arasına karışmak… Kedi yavrularını beslemek… Bir çocuğun başını okşamakla güzelmiş meğerse yaşamak.
Korkmuyorum artık hızla giden otomobilin altında ezilmekten. Ruhsatsız bir silahtan atılan kör kurşunla vurulmaktan. Çatıdan düşme ihtimali olan kiremitle beyin travması geçirmekten. Bulaşıcı bir hastalığa yakalanmaktan. Endişelenmiyorum artık çarşı pazar dolaşmaktan.
Bir köpeği beslemeyeli… Sahilde oturup pamuk şeker yemeyeli… Atlı karıncaya binmeyeli… Alışverişe gitmeyeli… On iki yıl olmuştu, dört duvara gömüleli. Yılların devirdiği on iki uzun sene. O gün on altı yaşındaydım, bugün yirmi sekizimde.
Sene iki bin on dört. Aralık ayının bir çarşambası. İş yerinden çıkan babam, evine doğru ilerliyordu. Kavga eden iki adamı ayırmaya çalışırken göğsünden bıçaklayıvermişlerdi zavallı ecdadımı. Mahallenin girişinde kanlar içinde yatıyordu babamın cansız bedeni. Oracıkta durmuş, dayanamamıştı aldığı bıçak darbesine kalbi. Doğumda annesini yitirmekle yazılmış olan kaderime bir de on bir yaşında babasını kaybetme yazgısı eklenmişti.
Onlarca kez psikiyatriste, sayamadığım kadar hacı hocaya götürdüler beni. Gitmem dediysem de dayım, amcam ve ninemin dayatmalarıyla elim kolum bağlanarak gerçekleştirilen zoraki gidişlerdi bunlar. Hekim tarafından yapılan her muayene sonucu daha da kötüleşiyordu. Hatta kontrolden önceki durumumdan daha ağır bir tabloyla eve geri dönüyordum.
Babamı kanlı gömleğiyle gördüğüm günden beri bir daha dışarıya adım atamadım. Okulu bıraktım. İstikbalimden oldum. Düşlerimdeki pilot üniformasını giyemedim. Top oynayamadım halı sahada. Balık tutamadım. Başımı göğsüne dayayacağım bir eşim, sevgiyle kucakladığım evlatlarım olmadı. Agorafobi diyorlarmış tıpta hastalığıma.
Evden ayrılamıyordum. Adımımı dışarıya atar atmaz kalbim çarpıyor. Nefesim daralıyor, başım dönüyordu. Vücudum terliyor, ağzım dilim kuruyor, göğsüm ağrıyordu. Tepeden tırnağa titriyor, midem bulanıyor, bayılacak gibi oluyordum. Yutkunmada zorlanıyor, korku ve dehşete kapılıyorum.
Bütün dünyam mutfak, oda ve salondan ibaretti. Balkona dahi çıkamıyordum. Kuşları, insanları, yıldızları, güneşi … Yaşama dair her şeyi odamın penceresinden izliyordum. Ömrüm ellerimden öylece kayıp gidiyordu. Ta ki gözlerim karşı penceredeki bir çift gözün boşluğuna takılıp sürükleninceye kadar.
Şafağın kırağısı çözülür çözülmez camın arkasına oturuyor, bağbozumu telaşıyla ay yüzlü bir meleğin suretini bekliyordum. Gün bitip geceye dönünce saçlarının gül endamına sığınıyordum. Adını bile bilmediğimin gözlerini köz gibi kalbimde taşıyordum. Görünce hüznü hayatın iç cebine kaldırıyordum.
Günler günleri kovaladı. Pencere önlerine gidiş gelişlerim… İçimde eriyen kar suları düzlüklere erdi. İyice sersemledim, sakinledim, duruldum.
Çalışıyor ya da okuyor olsa gerekti. Tan yerinin ağarmasıyla pencerede beliren huri, günün ilerleyen saatlerinde kayboluyordu. Akşam karanlık çökünce beklediğim pencerenin ardında tekrardan beliriyor, siluetiyle evrene ışık saçıyordu.
Neslihan’mış adı. Geçen gün annesi seslendi balkondayken. Akşam yemeği hazırmış. Salata yapılmalıymış. Birkaç defa sobelendim saklandığım perdenin ardından. Gözleri gözlerime değdiği anda yüzümde elektrik devreleri ışıklar saçtı. Hissediyordum. Kalbinin içinde kalbim atıyordu. Tıpkı kalbimin içinde kalbinin attığı gibi.
O sabah değerli bir şeyini kaybetmiş gibi aniden sıçrayıverdim uykumdan. Sanki biri beni omzumdan dürtmüştü. Yüzümü bile yıkamadan hızlıca pencereye koştum. Ne pervazın tülünde ne de perdesinde en ufak bir kımıldama göremiyordum. Sağımdaki duvara döndüm. Saat yedi kırk beşi gösteriyordu. Kaçırmış olmalıyım diye dövündüm Marmara gözlümü. Her sabah yedi otuz gibi evden çıkıyordu çünkü.
Duygusal bir fren… Şubat ayazı gibi keskin bir çığlık ve geç kalmışlığa yerinişim… Kalbim balkona fırladı, bedenim pencere pervazında yığın… Kapı kolunu büken ninemin sözleri… Çivi çakılır gibi beynimin ortası… Vücudu tir tir titreyen ninem… Karşı apartmanın batı cephesindeki komşuya… Ne söylüyordu ne? Süheyla Hanım’ın kızı Neslihan mı? Kaza mı?
Ruhumla fırladım evden, ruhumla indim merdivenleri, ruhumla koştum yan sokağa, ruhumla, ruhumla …
Kasım sen neyin sonuydun? Yazın mı, kışın mı, baharın mı? Nihat yalın ayak, Nihat paltosuz. Nihat şuursuz…
Alnı kanıyordu. Sımsıkı tuttum ellerinden. Gözlerini araladı. Gökyüzü çalkalandı. Kuvvetlice sıktı ellerimi. Süheyla Hanım ne yapacağını bilemezlik prangasında, bitik, perişan; korku ve panik… Komşular şaşkın… Ninem çığlık çığlığa… Ninem mutlu… Nihat evin dışında… Nihat on iki yıl sonra sokakta… Nihat tedirginsizce kaldırım kenarında… Nihat mavi bir limana sığınıyor.
*
GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT
