TAVİZ

 – BENGÜL ALKAN

*

Telefonuna gelen mesaj uyarı sesiyle gecenin bir yarısı korku ve telaşla sıçrayarak uyandı derin uykusundan yaşlı adam. Bu saatte gelen mesaj pek hayra alamet değildir diye düşündüğünden titreyerek endişe ve merakla uzandı telefona. Küçük kızındandı mesaj: “Öğlen olmadan geliriz. Evi derleyip toparlayın, eksikleri tamamlayın.” yazmıştı.  Özel isteklerini içeren sipariş listesini de eklemeyi ihmal etmemişti not halinde. Her zaman böyle yapardı Gamze. Talimatlar yağdırırdı anne ve babasına uzaktan uzağa da olsa. Bu hallerine alışkındı kızının aslında. Ama yine de zamansız ve saygısızca yazılmış bu mesaj, babanın öfkelenmesine, uykusunun kaçmasına sebep olmuştu.

Bir hışımla kalktı yatağından ve yarı uykulu halde mutfağa attı kendisini. Bir sigara yaktı sakinleşmek için ama nafile. Birini söndürmeden üstüne diğerini yakarken düşünmekten alıkoyamıyordu kendisini Murat Bey. Kızı çocuk değildi. Otuz beş yaşında, evli ve iki çocuk annesi kocaman kadındı. Ağabeyi ve ablasından çok farklı bir karaktere sahipti. Şımarık, hadsiz, saygısız ve egoistti. Herkesi hakir gören hal ve tavırlarıyla oldukça iticiydi aslında. Yıllarca kendisi için yapılanları görmezlikten gelen enteresan kişiliğinin oluşmasında hep kendisini suçlu hissederdi babası. Zamanında vermiş olduğu tavizler ve istediği her şeyi yapmış olmanın bedelini ödüyordu işte yaşlı adam. Bütün bunlara sebep kendisini görüyor,      -belki de gerçekten kendisiydi- içi bir türlü rahat etmiyordu. Öyle olmasa gecenin bir yarısı böyle hiç de acilliği olmayan talimat dolu mesajı atma cüreti gösterebilir miydi? O sırada gürültüden uyanan eşi mutfak kapısında göründü. Uykulu gözlerle söylenerek:

   “Ne oldu yine de uykun kaçtı?”

 Gelen mesajı okudu adam ve eşi:

“Ne var bunda,erkenden kalkarız. Sen eksikleri alırsın, ben de etrafı toplarım olur biter. Dert ettiğin şeye bak ya. Kalk haydi kalk yatalım.” dedi.

Bir sigara daha yakan adam, hırsını alırcasına derin derin çekti içine dumanı. Eşine:

   “Yat sen, gelirim ben.” dedi.

Her zaman olduğu gibi bu gece de kızının tarafındaydı eşi. Yine münasebetsiz davranışlarını hoşgörü ile karşılamıştı. Bu tavrına alışkın olduğundan umursamadı eşinin söylediklerini ve az sonra kalkıp yatağına yattı.

Eşinin her sabah olduğu gibi bu sabah da kulaklarına eziyet edişiyle uyandı. Ne de çabuk gün doğdu diye düşündü.

   “Yahu kalksana be adam çocuklar geldi.”diyerek kalktı yataktan eşi.

Yaşlı adam ise yorganı başına kadar çekip:

   “Yok, yanılmışım. Bu evde gün aymıyordu.”

Salondan gelen konuşmalara kulak kabarttı.

   “Canım hoş geldiniz.”

   “Kapı neden bu kadar geç açıldı ki? Yok, yani müsait değilseniz hiç girmeyelim biz.”

   “Kızım o nasıl söz? Babanı uyandırmaya çalışıyordum.”

 Kızı, yüzünde manidar bir gülüşle:

   “Uyanamadı mı beyefendi, çok mu yorgun? Çok mu çalışıyor yoksa?”

Deyince:                                                                                                                                                                                                                                            

   “O ne demek öyle Gamze şimdi? Gelir gelmez tatsızlık çıkmasın aman diyeyim kızım sus.”

   “Ben mi çıkarıyorum tatsızlıkları yoksa kocan mı?”

Şahit olduğu bu konuşma, Murat Beyin canını iyiden iyiye sıkmıştı. Yine de umursamaz göründü. Yüzüne acı bir gülümseme musallat olmuştu. Gözlerini sımsıkı kapatıp olanları unutmaya çalışırken küçücük bir elin saçlarında gezinmesiyle irkilip yüzünü elden tarafa döndü. El torununa aitti. Mutluluk yayıldı adamın yüzüne birden.                                                 

   “Dedeciğim uyan artık, bak biz geldik.”

   “Hoş geldiniz yavrum, gel gir koynuma. Sarıl bakayım dedeye. Özledin mi yavrum dedeyi?”

   “Çok özledim dedeciğim. Ama annem sana getirmiyor ki beni.” dedi çocuklara has bir öfkeyle.

   “Vay mendeburlar vay. Sorarım ben onlara. Sen hiç üzülme emi kuzum benim. Benim paşam ne derse o olacak.”

   “Dede bir de annem dedi ki…”

Birden ağzını küçük parmakları sımsıkı sardı. Sanki bir suç işleyip ardından da yakalanmış gibi bakıyordu.

   “Söyle canım, ne dedi annen? Kimseye söylemem, sırrımız olur.”

 Çocuk birden:

   “Annem senin bir sevgilin olduğunu söyledi dede.”

 Şok olmuştu yaşlı adam. 

   “Yok yahu!Bak sen şu annene.”

 Şaşkınlığını belli etmemek adına gülümsüyordu bir yandan da torunu ısrarla:

   “Peki, söylesene dedeciğim var mı sevgilin?”

Göbeğini tuta tuta kahkahalar attı yaşlı adam ve defalarca öpüp kucakladı torununu.

   “Evet, var. Sen varsın.”

 Gözlerini şaşkınlıkla açan çocuk:

   “Ama dede, biz sevgili olamayız ki. İkimiz de erkeğiz. Sen kız olsaydın o zaman olurduk bak.”

Kahkahaları durmak bilmiyordu yaşlı adamın. Gözünden yaş gelene kadar doyasıya güldü. Çok iyi gelmişti bu konuşma Murat Bey’e.

“Haydi yavrum, sen içeriye git şimdi. Bak bakalım kahvaltı ne durumda. Ben de geliyorum hemen.”

Koşarak uzaklaşan torunun:

   “Dedemi uyandırdım, geliyor şimdi.”  Sözleriyle gülümsedi tekrardan yaşlı adam.

Mutfağa girdiğinde kahvaltı masasında oturur buldu kızı ve damadını.

   “Oh nihayet yüzünü gördük.” dedi hırsla Gamze.

Bu sataşmaya aldırış etmeden:

   “Merhaba baba!” deyip kayınpederinin elini öpen damada karşılık kızı hiç oralı olmamıştı. Masaya göz gezdirmekle meşguldü.

   “Bu nasıl kahvaltı yaa? Bir de haber verdik. Habersiz gelsek aç kalacağız demek ki. Bak benim sevdiğim peynir bile yok, alınmamış.”

Bu siteme dayanamayan yaşlı adam:

   “Gelirken alsaydınız ya!” demek zorunda kalmıştı.

Eşi hemen araya girip:

   “Olur mu hiç öyle şey Murat? Onlar misafir, git de al marketten.”

Çıkıp gitti adam. Peynirle geri döndüğünde kızının bu defa annesine:

   “Nasıl ev hanımısın sen? Çay berbat, yumurtalar istediğim gibi pişmemiş.” dediğini duydu.

O sırada damat:

   “Hayatım sakin ol lütfen.” dedi.

Hiçbir tepki vermeksizin olayları takip eden yaşlı adam, çocukluğunu hatırladı birden kızının. Hep mi böyleydi yoksa sonradan mı huysuz, geçimsiz olmuştu? Ağabeyi ile didişir, ablasını sever gibi görünse de aslında madden manen kullanırdı. Fark eden bir şey yoktu, yıllarca daha da artan bir alışkanlıklar dizisiydi. Emreden, yöneten, hep isteyen ama hiç vermeyen kişiliği iyice kabuk bağlamıştı bile. Herkes etrafında hizmetkârdı işte. O sırada ablasını arayıp para istemeyi ihmal etmemesi acı acı güldürdü Murat beyi. Bakalım sırada ne var derken kız, babasına sataşmakta gecikmedi.

    “Neden yemiyorsun? Aklın nerde?”

Adam sakince:

   “Ne demek o kızım?”

   “Niye, herkesin bilmeye hakkı yok mu?”

   “Ne saçmalıyorsun sen Gamze?”

   “Yazık yaa!Ne safsın sen anne.” dedi alay ederek.

   “Ne oluyor?” diye merakla soran anneye:

   “Kocanın sevgilisi var anneciğim.”

   “Ne diyor bu kız Murat Bey?”

   “Kızına sor! Ben bir şey bilmiyorum.”

Sinirden kitlenmişti adam. Kendisini zor tutuyor, sadece torununun varlığı onu sakin olmaya mahkûm ediyordu.

   “Hayırlı olsun o zaman.”

Diyen eşi gürültülü bir kahkaha attı. Murat beyi iyi tanırdı. Kızı yine kafasında kurduğu senaryolara inanmıştı anlaşılan.

Birden çok sert bir ses tonuyla kızını azarladı yaşlı adam:

   “Edepsiz ve hadsiz sözler sarf ettiğin adam senin baban. Unuttuysan hatırlatayım!”

   “Sen benim hiçbir şeyim değilsin!”

Yanıtına sadece “Öyle mi?” demekle yetinen adam yıkılmıştı. Kızı iğnelerini batırmaya devam ediyordu.

   “Ya sen bizim için ne yaptın ki? Ahkâm kesmek kolay. Ne zaman yanımda oldun da şimdi hesap soruyorsun? Yok ben babanım da, falan da filan.”

          Gözü hiçbir şeyi görmüyor ağzına geleni sıralıyordu. Tek bir amacı vardı. O da babasını alt etmek. Sinirden kıpkırmızı kesilen adam zorlukla çıkan sesiyle “Nankör!” diye defalarca söylemekten kendini alamamıştı.

   “Şimdi otur, düşün sana neleri feda ettiğimi. Ben anlatırsam bitmez.” dedi.

Hazin ve dramatik bir andı. Yüreği bu tarz konuşmaları kaldıramayacak haldeydi artık. Ömrünün son demlerinde göz bebeği gibi koruyup kollayan bir babanın yapabileceklerinden çok fazlasını yapmış olmanın vicdani rahatlığı içinde:

   “Edep ve terbiyeni takınmadığın sürece, aklın başına gelene kadar bu eve sakın bir daha gelmeyesin. Allah sana akıl fikir versin. O ana kadar benim için yoksun.”

Gözyaşlarına hâkim olamayan yaşlı adam damadına döndü ve:

   “Bunu hemen bir kliniğe yatırın!” deyip hışımla sokak kapısına koşup arkasından da sertçe kapattı.

Kendisini sokağa attığında derin derin soludu.

Aklında onlarca soru işareti, yokuş aşağı yürüyemeye başladı. Ömrünün son deminde başına gelen bu olay ruhunu boğuyordu ister istemez. Nerede hata yapmıştı? Bu cezayı hak etmiş miydi?

 Dolaştı sokakları başı eğik. Üşümüştü. Köşedeki kahvehaneden içeriye attı kendisini. En arkada bulunan masalardan birine geçip oturdu. Demli, sıcak bir çay söyledi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram