Dünyada kimse kimseyi öldürmeden de bir nesil bitebilir.
Sabah işe gitmek için otobüse binen adamı düşünün. Yanında ölmekte olan bir yaşlı kadın var, göğsünü tutuyor, dudakları beyazlaşıyor. Adam telefonuna bakıyor, iki durak sonra iniyor, arkasına dönüp bakmıyor bile. Bu adam katil mi? Mahkemeye çıkarılamaz, hiçbir kanun onu suçlayamaz ama bir cinayetin ortasından geçip gitmiştir, üstelik yüzünde hiçbir duygu belirtisi bırakmadan.
Bu otobüs her sabah kalkıyor, her sabah yolcularla doluyor. İçinde onlarca adam, onlarca kadın var, hepsi birbirinin yanından geçiyor, hiçbiri bir başkasının yüzüne bile bakmıyor. Bir şehir böyle büyüyor işte, insan sayısı artıyor, insan sıcaklığı eriyor. Kalabalık artıyor, yalnızlık çoğalıyor.
Bu vurdumduymazlık eskiden büyük şehirlerde olurdu. Şimdi bir virüs gibi her yer aynı sahipsizliğe sürükleniyor. Küçük bir şehirde yaşıyorum. “kendine ait olma” hali bizim şehrimizi de tamamen kuşatmış durumda. Ev ile okul arasında şahit olduğum yalnızlaşma hallerine her gün yeni bir tanesi ekleniyor. Yeni bir apartmana taşındım. Bir komşu da kapımızı çalıp hoş geldiniz demedi. Asansör ve merdivenler de olmasa kimseyle karşılaşma ihtimalimiz olmayacak.
Eskiden canilik denince akla bıçak, silah gelirdi. Şimdi canilik bir alışkanlık, bir zamanlama, bir “başkasının işi” cümlesinde karşılık buluyor. Eski zamanları düşünelim. Mahallede bir çocuk düşse tüm mahalleli koşardı, kadınlar başörtülerini çıkarıp kanı durdururdu, erkekler arabasını çekip çocuğu hastaneye ulaştırmaya çalışırdı. Şimdi böyle bir şey olsa en ilgililer telefon edip ambulans çağırıyor. Kimse arabasını çekmiyor çünkü görkemli arabaların mükemmel döşemelerinin kirlenme ihtimali var. Bu bir. İkinci ise; o çocuğun başına yolda bir şey gelse ailesinin ilk tepkisi şu olacak; “Sen ambulans mısın da çocuğumu götürdün?” Değer yargılarımız maalesef alt üst olmuş durumda.
Şimdi apartmanın alt katındaki komşu üç gün ölü yatıyor, kokusu merdivenlere vuruyor, kimse kapıyı çalmıyor, herkes kendi işiyle meşgul, kendi telaşıyla avunuyor, aman başıma bir şey gelmesin diye görmezden geliyor. Köylerimiz her ne kadar insan sıcaklığının izlerini taşıyor olsa da global ve dijital hatlar oraları da etkilemeye başladı. Köyle şehir neredeyse birbiriyle buluşmuş durumda.
Modern insan acıyı seyretme sanatını icat etti. Savaş görüntülerini kahvaltı masasında izliyor, ekmeğini yerken bir çocuğun cesedine bakıyor, sonra televizyonu kapatıp işine gidiyor. Bu bir vurdumduymazlık üstelik, bir çeşit terbiye, bir çeşit eğitim, ekranın karşısında büyüyen çocuklara öğretilen bir soğukluk… Acıyı gerçek zannetmemeyi öğreniyoruz, ekranın arkasında durduğumuz için güvende olduğumuzu sanıyoruz.
Kelimeler de bir silaha dönüştü bu çağda. Eskiden söz insanı bağlardı, bir yemin ağır basardı, bir el sıkışma yeterdi. Şimdi söz havada uçuşuyor, kimse tutmuyor kimseye verdiği sözle. Bir insan bin kere yalan söylüyor günde, kimse şaşırmıyor buna çünkü yalan artık suç sayılmıyor, bir üslup oluyor, bir iletişim biçimi. Ağızdan çıkan her cümle bir zehir taşıyabiliyor bugün ama bu zehri gören yok çünkü zehir görünmüyor artık, ekranlarda, mesajlarda, gülümseyen yüzlerin ardında saklanıyor.
Hiçbir şey rastlantı değil. İlk olarak insanların güvenini kazanıp daha sonra bu güven üzerine ayyuka çıkacak hileli taşları dizenler insanların duygularıyla oynuyor, planlarını kurguladıkları senaryoya uygun oynuyorlar, oynatıyorlar. En güvenilir insan olarak görülenlerin bir süre sonra akla hayale sığmayan düzenbazlıkları bir süreliğine de olsa insanları şaşırtıyor. Sonra herkes için hayat devam ediyor. Asıl mesele aslında insan bunu yaparken en çok da kendini aldatıyor.
Biz, ölüsünün ardından sımsıkı kenetlenen bir millettik. Yedi gün yemek pişirilirdi ölen için, kırk gün mezarına gidilirdi, uzun yıllar adı anılırdı sohbetlerde. Ölüm o kadar ağırdı ki herkesi değiştirirdi, herkesin yüzünü sarartırdı birkaç gün. Şimdi bir insan ölüyor, sosyal medyada bir emoji bırakılıyor arkasından, iki saniye sonra herkes yeni bir habere kayıyor, yeni bir gündeme, yeni bir eğlenceye. Taziyelerde bile siyasetten ekonomiye, spordan yemek tarifine kadar her şey daha cenazenin ilk günü konuşulur oldu. Mezarlıktan gelince cenaze sahibinden yemek bekleyen, pide bekleyen bir garip topluluk peyda oldu. Annem öldü, mezarlıktan geldik. Evin önündeyiz. Biri yanıma yanaştı, “Hocam pide var mı?” dedi. “Pide yok, acım var.” dedim.
Bir de unutmanın canileri var. Tarihini unutan millet, kendi büyüklerini unutan evlat, toprağını unutan köylü… Dedelerimizin hangi dağda donduğunu bilmeyen torunlar büyüyor şimdi, hangi kıtlıkta kimin kimi kurtardığını bilmeyen bir nesil… Onlara sorsan, geçmiş bir yüktür, atılması gereken eski bir çuval… Oysa geçmiş bir kandile benzer, çuvala benzemez, taşıdıkça yol aydınlanır, bırakınca karanlıkta kalırız.
İnsanın içinde iki yol var. Biri kayıtsızlığa çıkıyor, klimalı odalara, ekranlara, güvenli mesafelere. Öteki yol daha zor, komşunun kapısını çalmaya, yaşlının elini tutmaya, tarihin adını hatırlamaya çıkıyor. Bu ikinci yolu seçenler azalıyor her geçen gün ama hâlâ var, hâlâ Gazzeli bir çocuğa yemek taşıyan, bir yaşlıya kol veren, bir mezarın otunu temizleyen eller var.
İçimdeki tüm iyi niyetler; sırasını beklerken hastane koridorunda unutulan yaşlılara, üç gün kimse tarafından fark edilmeden yatan komşulara, ekranın arkasına saklanıp vicdanını rahatlatanlara gelsin. Bir de şaşırtın insanları. Muharrem ayında aşure yapıp komşulara ikram ettik. Birçoğu şaşırdı. Muharrem vesilesiyle dedik. Mutlu bir şaşkınlık yaşadılar. Şaşırmak da bu çağda şiirden sayılabilir.
Bir gün bu şehrin sokaklarında yürürken birinin elini tutmayı unutmayalım çünkü asıl korkunç olan gerçek, unutmak…