
Çınar, donuk gözlerle bakakaldı. Perdeleri yoktu. Bacası tütmüyordu. Yaşama dair bir emare yoktu. Bomboştu ev. Gitmişlerdi. Sevdiğini bile söyleyemeden gitmişlerdi. Sevdiğinin sevdiğinden haberi bile olmamıştı. Trajediydi bu. Çınar’ın artık sabahları, geceleri bu yoldan geçmesinin bir anlamı da kalmamıştı. Son kez uzaklara baktı donuk gözleriyle. Sonra yürüyüp gitti. Bir daha da dönmedi. Nereye gitti, Çınar’a ne oldu, bilinmiyor. Arkasında sırılsıklam köy, sırılsıklam yollar ve bacası tütmeyen evler bıraktı. Islanmış ağaçlar, çürümeye yüz tutmuş yapraklar, örümcek ağlarına boğulmuş evler…Hepsi geride kaldı.
Yaşlanmadan yaşlılık hırkasını giydirmişlerdi Çınar’a. Eskimiş siyah ceketi, kahverengi pantolonu ile kendini evin dışına attı. Derin derin nefes alıp verdi. Soğuktu hava, nefesi çırılçıplaktı. Üşümüş bir nehirdi, nefesi öfke ve çaresizlikle buğulanıyordu. Hızlı hızlı aldığı nefesle boğuluyordu sanki ve tekrar tekrar yitiyordu. Kimsesizliği çok acıtmıştı. Artık hiçbir hissi yoktu. Yaşamayı çoktan bırakmıştı. Çocukken de öyleydi. Elleri küçücükken büyük yükler bırakmışlardı avuçlarına. Büyümeden ebeveyn olmuştu. Annesi neden bu kadar çok doğurmuştu ki? Kim her doğan kardeşinin babası olabilirdi? Zamanla özlemeyi bile unuttu. Annesini de babasını da eskisi kadar özlemiyordu. Kardeşlerine hem annelik hem babalık yaptı. Ders desen umurunda değildi. Dersi düşünecek hali de yoktu. Dersi kim ne yapsındı. Annesinin hamileliği boyunca hastanede yatması gerekiyordu. Tamam da! Babası da gidiyordu annesi gidince. Yaşlı dedesine babaannesine de Çınar bakıyordu. Çınar kimdi? Çocuk değil miydi? Çocukluğu elinden alınan değil miydi? Gözden çıkarılmış, feda edilmiş bir çocuk…
Yıllar geçti, Çınar delikanlı oldu. Okuma, çalışma hak getire. Kimseye zararı olmayan bir aylak olup çıktı. Öyle kötü alışkanlık nedir bilmezdi. Yapayalnızdı. Bulursa iş çobanlık eder, karın tokluğuna yaşardı. Aylak aylak gezerdi. Bir baltaya sap olamayan binlerce gençten biriydi.
Sonra hızlı adımlarla yalpalayarak yürüdü Çınar. Son nefesi de biraz önce ölmüştü. Evden koşar adımlarla kendisini dışarı attı. Eskimiş, dökülmüş, karabasan gibi üzerine çöken yamalı evinden kaçmak istercesine. Kim kaldıracaktı annesinin cenazesini? Kim silecekti gözlerinden akan yaşları? Kimin omzuna başını koyacaktı? Kim baş sağlığı dileyecekti? Ne yapacaktı Çınar? Caminin kapısında buldu kendini. Minare üşüyordu. Ağlamak mı, üzülmek mi? Hisleri çoktan ölmüştü. Dirilmesi mümkün değildi. Çınar kayıp çocuktu. Kapıyı üç kez tıklattı. Caminin imamı Çınar’ı görünce durumu anlamakta gecikmedi.Çınar… Ah Çınar!
Günler geçmek bilmiyordu. Kış da dinmiyordu. Yalnızlık bıçak kesiği gibi canını yontuyordu. Çınar, her gün aynı ceketi aynı pantolonu giyip ıslak yollara kendini atıverdi. Duramadı nefesini kesen küflü duvarların arasında. Zamanla kimse kalmadı. Evler birbir boşaldı. Yalnızlık, tütmeyen bacalara yuvalandı. Herkes gitti, bir Çınar kaldı. Sonra bir gün yolunu değiştirdi. Gözlerine inanamamıştı. Bir evin bacası hâlâ tütüyordu, ışıkları yanıyordu. Sevinmeliydi buna ama içinden hiçbir tepki vermek gelmedi. Sevinmek unuttuğu bir duyguydu. İnsan sevinince ne olurdu. Nasıl hareket ederdi? Nasıl davranır, nasıl konuşurdu. İçinde bir şeyler kıpırdadı.Aniden bir karartı gördü. Belikleri kına kırmızısı, yazmasının altından omuzlarına dökülmüş pileli eteği ile güzel bir kız… Ne olduğunu anlayamadı Çınar. Sevdiğini bile anlayamadı. Her gün sabah akşam iki kez geçti o yoldan. Sessizce izleyip geçip gitti. Buradayım ben demedi. Bir ben bir siz kaldınız bu yalnız köyde diyemedi. Bir gün yine aynı yoldan geçerken buz gibi dondu, kalakaldı. Perdelerini kim götürmüştü bu evin. Kapısını kim kilitlemişti. Bacasını kim söndürmüştü.Gitmişlerdi. Son nefesi de gitmişti. Bu sonbahar rengine bürünmüş köy, yağmurlarla sırılsıklam olmuş köy, camisi boşalmış, imamı bile gitmiş köy. Ey köy!Sığdıramadın mı içine Çınar’ı? Güle güle Çınar. İyi kalpli çocuk… Büyümeden yaşlılık hırkasını giyen çocuk…
Kimsesiz aylak çocuk…
*
AYŞE ARSLAN
