EŞYANIN, İNSANIN SIRRI, SÖZÜN İKTİDARI KUTSAL METİNLER, OĞUZ KAĞAN DESTANI, DEDE KORKUT HİKAYELERİ VE FANTASTİK ROMANLARDA “İSİMLENDİRME” 

Modern dil bilimin kurucularından Ferdinand de Saussure, kelime ile kelimenin işaret ettiği nesne arasındaki ilişkinin bütünüyle nedensiz ve keyfî olduğunu söyler. Yani masaya ‘’masa’’ dememizin masanın fiziksel veya ruhsal özüyle hiçbir ilgisi yoktur; bu sadece toplumsal bir uzlaşıdır. Ancak modern insanın bu pragmatik dil algısı, insanlığın kadim inançları, mitleri ve bu mirası devralan nitelikli fantastik edebiyat için geçerli değildir. Bu bağlamları değerlendirdiğimizde isim, bir etiket değil; eşyanın, doğanın ve insanın ‘’özü’’dür. Bir şeyin gerçek adını bilmek, onun varlık sebebini kavramak, ona hükmetmek veya onunla bir olmaktır.

Peki, kelimelerin içini bu denli boşalttığımız bir çağda “isimlendirme”nin sarsıcı gücünün önemini nasıl kavrarız? Bunun için kutsal metinlerin yaratılış anlatılarına, fantastik edebiyatın büyü sistemlerine, Oğuz Kağan’ın bozkırlarına ve Korkut Ata’nın bilgeliğine uzanan ilginç bir yolculuğa çıkmak gerekiyor.

Kutsal metinlerde yaratılış, doğrudan “söz” ile var etme üzerine kuruludur. İslami gelenekteki o mutlak “Kün!” (Ol!) emri veya Yuhanna İncili’nin “Başlangıçta söz vardı.” açılışı, yokluğun varlığa dönüşmesini kelimenin kudretine bağlar. Söz, yaratanın iradesinin cisme bürünmüş halidir.

İnsanın bu devasa yaratılış sahnesindeki rolü ise kendisine bahşedilen “isimlendirme” yetkisiyle başlar. Eski Ahit’te Tanrı, yarattığı hayvanları onlara ne ad vereceğini görmek için Âdem’e getirir. Kur’an-ı Kerim’de (Bakara Suresi) ise Allah, Âdem’e “bütün isimleri” öğretir ve meleklerin bilemediği bu isimler sayesinde insan, yeryüzündeki halifeliğini ilan eder. Kutsal metinlerde isimlendirmek; bilmek, kuşatmak ve doğa üzerinde meşru bir hakimiyet kurmak demektir. İnsanoğlu, eşyanın ismine, sırrına vakıf olduğu gün yeryüzünün sorumluluğunu da omuzlarına almıştır.

“Gerçek Ad”ın Peşinde: Yerdeniz ve Rüzgârın Adı

Kutsal metinlerdeki bu “isim eşittir hakikat” denklemi, modern fantastik edebiyatın en derinlikli büyü sistemlerinin de temelini oluşturur. Bu evrenlerde ilim, eşyanın özünü, yani “gerçek adını” bilme sanatıdır.

Ursula K. Le Guin’in “Yerdeniz” serisinde büyü, Kadim Dil’e hakim olmakla mümkündür. Bir taşın, denizin veya bir insanın Kadim Dil’deki gerçek adını biliyorsanız, ona bütünüyle hükmedebilirsiniz. Ancak Le Guin, bu gücü Batılı bir tahakküm aracı olarak değil, bir “denge” unsuru olarak sunar. Büyücü Ged, kibrinin bir sonucu olarak dünyaya saldığı karanlık gölgeyle savaşırken onu kılıçla veya ateşle alt edemez. Karanlığı yenmenin tek yolu, onunla yüzleşmek ve ona “kendi adını” vermektir. Le Guin bize, insanın en büyük savaşının kendi karanlığını bilmek ve onu isimlendirerek kabullenmek olduğunu öğretir.

Benzer bir ontolojik derinlik, Patrick Rothfuss’un “Kralkatili Güncesi”nde de karşımıza çıkar. Rothfuss evreninde “Rüzgârın Adı”nı bilmek için sözlükleri ezberlemek yetmez. Çünkü rüzgâr sürekli değişir. Onun adını bilmek için eşyanın doğasını, o anki titreşimini, tüm geçmişini ve geleceğini “uyuyan zihinle” hissetmek gerekir. Naming (isimlendirme), ezberci bir bilgi yığını değil, eşyayla kurulan eşsiz bir bağ, anlık ve derin bir kavrayış halidir. Bu kavrayış, doğayı sömürmeyi değil, doğanın ritmine ayak uydurmayı gerektirir.

Oğuznamelerde Eylemin Cisme Bürünmesi

Kutsal metinler isimlendirmeyi “hakimiyet”, fantastik edebiyat ise “doğayla uyum ve bilgelik olarak görür. Türk kültüründe ise Dede Korkut anlatıları ve Oğuz Kağan Destanı’nda bu mesele tamamen varoluşsal bir “kimlik inşası” meselesi olarak karşımıza çıkar.

Modern Batı fantastik edebiyatında varlıkların hakiki ve gizli isimleri edilgen bir durumda, öğrenilecek yüce bilgi halinde karşımıza çıkıyor ancak Dede Korkut metinlerinde insanın “kendi ismini kazanması” esastır. Bu evrende isim, anne babanın doğan çocuğa taktığı bedava bir etiket değildir. Dirse Han’ın oğlu, o vahşi boğayı alt edene kadar “isimsizdir”. İsim, insanın eylemiyle bedel ödeyerek varlığını tescil ettirmesidir.

Burada Jean-Paul Sartre’ın “Varoluş özden önce gelir.” felsefesinin asırlar öncesinden yankılanan bozkır versiyonunu görürüz. Kişi önce doğar (var olur), eyleme geçer ve eyleminin niteliğine göre adını (özünü) kazanır. Korkut Ata ise sadece bir hikâye anlatıcısı değildir. Aynı zamanda toplumun belleği ve “isimlendirici” bilgesidir. O, isimsiz gencin eylemini okur ve onu bir kelimeye mühürler: “Bunun adı Boğaç olsun, adını ben verdim yaşını Allah versin.” İsim kazanmak, toplum tarafından görünür olmak, bir rüşt ispatı ve hikâyenin asıl kahramanı olabilmektir.

​Oğuznamecilik geleneğinin geç dönemdeki en önemli ürünlerinden olan Dede Korkut boylarındaki bu bireysel kimlik inşasının daha arkaik, toplumsal ve kurucu boyutu ise Oğuz Kağan Destanı’nda karşımıza çıkar. Oğuz Kağan’da isimlendirme, sadece bir rüşt ispatı değil, aynı zamanda tarihi bir tasnif ve sosyolojik bir köken belirlemedir. Destana göre Oğuz, doğar doğmaz konuşup “Benim adım Oğuz’dur.” diyerek kendi varoluşunu bizzat kendisi ilan eder. Bu, onun mutlak kudretinin bir simgesidir. Ancak asıl çarpıcı olan, Oğuz Kağan’ın seferleri sırasında çevresindeki kahramanlara verdiği isimlerdir. Bu isimler daha sonra boy adlarına dönüşecektir.

​Oğuz Kağan, isimlendirmeyi kişilerin o anki eylemlerine, ürettikleri araçlara veya gösterdikleri iradeye göre yapar. Savaş sırasında ganimetleri taşımak için arabayı (kağnıyı) icat eden ustaya “Kanglı”; karlı bir dağdan gelerek dirayet gösterene “Karluk”; ağaçlardan sal yapana “Kıpçak”; yolda kalıp kapı açana “Kalaç” adını verir. Oğuz Kağan’ın verdiği bu isimler, sıradan bir hitap değildir. Kişinin eyleminin ebedi bir mühre, koca bir boyun tarihi kimliğine dönüşmesidir.

​Her iki anlatıda da eşsiz olan ortak payda şudur: Türk destan geleneğinde isim, “eylem” ile kazanılır. İsim kazanmada pasif bir bekleyiş yoktur. Eylemle görünür olmak, rüştünü ispatlamak ve tarihin/hikâyenin asıl kahramanlarından biri olabilmektir. İsim, eylemin sese bürünmüş halidir.

Kur’an’daki “Allah Adem’e isimlerin tamamını öğretti.”  ifadesi, Le Guin’in Kadim Dili, Rothfuss’un rüzgârı, Oğuz Kağan Destanı, Korkut Ata’nın kopuzu bize aynı kadim gerçeği söyler: Kelimelerin bir ağırlığı vardır.

Her şeye hızla isim “taktığımız”, etiketlediğimiz, ancak hiçbirini gerçekten “bilmediğimiz” bu çağda isimlendirmek, sadece sınıflandırmak için kullandığımız pratik bir araca dönüştü. Oysa bir şeyin gerçek adını bilmek; ona emek vermek, onu tüm karanlığı ve aydınlığıyla kavramak, onun eylemine şahit olmak demektir. Edebiyat, bize isimlerin ardındaki bu muazzam dünyayı hatırlatmaya devam ettikçe kelimeler sıradan birer ses titreşimi olmaktan çıkacak, yeniden evreni anlamlandırma kılavuzuna dönüşecektir.

*

–  ALPER GÖKHAN ORTA

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Deneme Bonusu Veren Sitelerescort konyagrandpashabetGrandpashabetgrandpashabetescort konyagrandpashabetJojobetpusulabetjojobet girişjojobetbursa escortgüvenilir bahis sitelerideneme bonusudeneme bonusu veren sitelerjojobetchild pornbahiscasinoMarsbahisaaamatbetjojobetgrandpashabetmatbetvdcasinoholiganbetjojobetgrandpashabetgrandpashabetDeneme Bonusu Veren Sitelerkavbetjojobet girişjojobetjojobetmatadorbetgrandpashabetpusulabetchild pornholiganbetgrandpashabetgrandpashabetgrandpashabetjojobetgrandpashabetjojobetjojobetjojobetjojobetcasibomgrandpashabetjojobetgrandpashabetgrandpashabetjojobetcasibomjojobetjojobetgrandpashabetromabet girişromabetradissonbet girişbetgitholiganbetgrandpashabetGrandpashabetmatbetimajbetpusulabetgrandpashabetmatbet güncel girişsuperbetingrandpashabetcratosroyalbetcasinoroyal girişradissonbetcasinomilyongrandpashabet girişibizabet girişcasinoroyalcasinomilyon girişibizabet girişibizabetgrandpashabet girişpusulabet girişdoedachild pornsahabetsuperbetin girişjojobetjojobetjojobetjojobetcasibomcasibomJojobetnesinecasinograndpashabet
Facebook
Twitter
YouTube
Instagram