
gurbet
Halep doğumlu bir ortaokul öğrencisi kitap okuma saatinde altını çizdiği kelimeyi öğretmenine sordu:
-Öğretmenim gurbet ne demek?
Öğretmen, bir süre düşündükten sonra cevap verdi:
-“Gurbet, kişinin doğup büyüdüğü, yaşadığı yerden farklı, yabancı bir yerde bulunma durumu veya o yere verilen addır. Genellikle sıla özlemi, hasret, yalnızlık ve çalışmak amacıyla doğduğu topraklardan ayrılma anlamlarını taşır.”
“Gurbet, sensin.” diyemedi.
Deseydi, Sezai Karakoç incinirdi.
emniyet sitesi
Şeyh Efendi sağken sohbetlerinde kardeşlerinizle birlikte yaşayacağınız siteler yaptırın, komşularınızı kendiniz seçin, çocuklarınız arkadaş olsun, misafir ağırlayın, aranızda ülfet ve ünsiyeti arttırın, diye nasihat ederdi.
Müridler ve muhibbanlar, bu çağrıya bigâne kalmadı, sitenin ismini Şeyh Efendi koydu, kooperatif kuruldu, talep patlaması yaşandı, dualarla temel atıldı, koçlar kesilip kan akıtıldı, site yapıldı, insanlar evlerine yerleşti.
Önce salgın, sonra deprem…
Görüşmemek için bunlar bahaneydi.
Bir araya gelmek için yeni bahaneler gerekti, bulunmakta gecikilmedi: çocukların telaşı, şehrin hengamesi, maişet…
Ülfet oluşmadı, ünsiyet gelişmedi.
İlk kuşak burada yaşlandı, ikinci kuşak buradan akıllı evlere taşındı, üçüncü kuşak yüksek ihtimalle stüdyo dairelerde yaşayacak.
WhatsApp grubu da olmasa aynı sitede yaşadıkları anlaşılmayacaktı: hoş geldiniz, hayırlı olsun, geçmiş olsun, başınız sağ olsun, güle güle gidin, hayırlı cumalar…
Şeyh Efendi yaşasa yüreği sızlardı, şimdi kemikleri sızlıyordur, kahrından ölmemişse.
görelik
Boğaz kapandı.
Gemiler vuruldu.
Yüzlerce çocuk öldü.
Sömürge valileri “peh!” dedi.
Petrolü, doları olan “oh!” dedi.
Altın biriktiren “tüh!” dedi.
Hiç kimse “ah!” , “vah!” demedi.
yağacaksan gürle
Edebiyat hareketlerinin genel ekseriyeti, bir adamın bir sürü sevgiliyle yola çıkıp yolculuğun sonunda bekâr kalması gibiydi. Giderken kadın var, nikah yoktu; gelirken nikah var; nikah kıyacak kadın yoktu.
Dergi çıkarırken, yayınevi kurarken ve bir edebiyat mekânı açarken de bu böyleydi.
Tarih, gürleyenleri değil yağanları kaydetti.
-Yağ yağmur, üstümüze üstümüze.
kürkçü dükkanı
Büyük çocuk yatılı hafızlıkta kalıyordu.
Dedesi, küçük torunundan imam-hatip okulunu kazanıp hafız olarak ilim tahsil etmesini istedi.
Çocuk, abim gibi “ölü yıkayıp, camide kirli çorap kokusu almayacağım.” dedi.
Okul birinciliği kontenjanıyla tıp fakültesini kazandı.
Tahsil hayatı boyunca ve sonrasında hücre yenilenmesi hakkında araştırmalar yaptı, belki ölüme çare de bulabilirim, diyordu.
Bir gün zorlu bir ameliyat çıkışı bir hasta yakını tarafından vurularak öldürüldü.
Babamı sen öldürdün, diye bağırıyordu silahlı adam.
Kardeşi yıkadı cenazesini, Yıkamadan önce, elbisesini, saatini, kolyesini, yüzüğünü ve en son çoraplarını titizlikle çıkardı.
Çorapları kokmuyordu.
*
AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR
