
-Tarihin tozlu rafından alınmıştır-
Vaktiyle, zamanın yavaş aktığı, gölgelerin bile ağır düştüğü bir çağda… Osmanlının çekilen nefesi Anadolu’nun dağlarında yankılanırken Elbistan’ın bağrında, Kaleüstü adında bir köy vardı. Derler ki o köyün toprağı sıradan değildi. Her tanesi bir hikâyeyi saklar her rüzgâr geçmişten bir fısıltı taşırdı.
Toprak susar sanırsın… ama o suskunluk, unutmak değil, derin bir hatırlayıştır. Her zerresinde bir ah, bir dua, yarım kalmış bir hayatın gölgesi gezinirdi. İşte o toprakta iki can filiz verdi: Biri Arif, biri Gülbeyaz.
Arif, baharın toprağı ilk kez uyandırdığı, karların yeni çözüldüğü bir sabah doğdu. Güneş henüz çekingen, hava henüz serinken… Gözleri kor gibi yanar, bakışı insanın içine işlerdi. Yüreği, Şardağı kadar sert, Ceyhan kadar berrak. Ebe onu kucağına aldığında sanki kaderini okur gibi başını iki yana salladı:
“Bu çocuk ya dağ olur ya da dağlara sığmaz.”
Gülbeyaz ise yazın en berrak gününde güneşin altın gibi döküldüğü bir öğlede doğdu. Adı gibi inceydi. Sanki rüzgârın kırmayacağı bir narinlik, ama içten içe eğilmeyen bir direniş taşırdı. Tenine düşen ışık bile başka türlü parlar, saçlarına değen rüzgâr bile daha yumuşak eserdi. Onu gören yaşlılar, gözlerini kısarak şöyle derdi:
“Bu kız ya çok güzel bir kader yaşayacak ya da çok ağır bir yazgıyı sırtlayacak.”
Yıllar su gibi akmadı, toprağın çatlayışı gibi ağır ağır ilerledi. Her mevsim iz bırakarak geçti.
Arif büyüdü, Gülbeyaz büyüdü. Aynı çeşmeden su içtiler, aynı yolları adımladılar. Aynı rüzgâr saçlarını savurdu, aynı güneş yüzlerini ısıttı.
Arif yürüdü… Gülbeyaz ardından baktı.
Arif konuştu… Gülbeyaz sustu ama o suskunluğunda bin söz gizliydi.
Arif güldü… Gülbeyaz’ın gözleri gecede yanan iki kandil gibi ışıldadı.
Aralarında büyüyen şey, ne dile gelmiş bir söz ne de adı konmuş bir histi. Ama köy bilirdi. Çünkü bazı duygular dillere düşmez; havaya karışır, bakışlara yerleşir, sessizlikte kök salar.
Ne bir yemin ettiler ne de bir söz verdiler…
Ama herkes anladı: Bu iki can, aynı yazgının iki yarısıydı.
Derken köy büyükleri konuştu. Su yolunu buldu, kader hükmünü verdi. Arif ile Gülbeyaz, mütevazı bir evde, büyük bir huzurun gölgesinde birleşti.
Küçük bir ev…Kerpiç duvarlarında sıcaklık, kapısında umut, ocağında sükûnet vardı. Sessiz ama eksiksiz bir hayat. Lakin derler ya bazı mutluluklar uzun sürmek için yazılmaz, sadece tadı hatırlansın diye verilir.
Kaleüstü’nde bir ağa vardı: Ş. Ağa. Sözü kanun gibi iner, bakışı insanın içine korku salar, gölgesi bile huzuru boğardı. Toprak onun, düzen onun, nefes bile onun izniyle alınır gibiydi.
Bir gün, harman yerinde gözü Gülbeyaz’a değdi. İşte felaket, tam o an… sessizce doğdu.
“Bu gelin kimindir?” diye sordu. “Arif’indir, ağam,” dediler. Ama o soru, basit bir merak değildi. O an, bir insanın onuru hedef alınmış, bir yuvanın temeline göz dikilmişti. Adalet, bir kez daha kimsenin el uzatmadığı bir yerde yere düştü. Arif’i çağırttı. Arif geldi. Başını eğmedi. Ama karşısında bir insan yoktu; gücün kibri, zulmün soğuk yüzü vardı.
Kırbaç indi. Her darbe, yalnızca etini değil onurunu, hayatını, geleceğini yarıyordu. Toprak yine sustu. Rüzgâr bile esmemeyi seçti. Sonunda ağa hükmünü verdi:
“Boşayacaksın.”
Arif’in sesi sakindi ama içinde kopan fırtınalar gözlerinden taşacak gibiydi. Bu ne Türk töresinde vardı ne dinde…
Ağa güldü. Soğuk, keskin, küçümseyen bir gülüş: “Burada töre de benim, yasa da…”
Köy sustu. Göz vardı ama bakmıyordu. Dil vardı ama konuşmuyordu. Çünkü korku, insanların içine kök salmıştı. Ve Arif… Sadece bir kelime söyledi:
“Boşadım…”
O kelimeyle bir sevda koparıldı hayattan. Zorla, acıyla, sessizliğin ortasında parçalandı.
Gülbeyaz, bir gelin gibi değil bir ganimet gibi alındı. Atın üzerine bindirildiğinde göğe yükselen çığlığı köyün üzerine bir ağıt gibi çöktü.
Toprak yine sustu…Ama o çığlığı içine kazıdı.
Zöhre Ana ellerini göğe açtı. Sesi titredi ama duası keskin çıktı:
“Mazlumun ahını yerde bırakma Allah’ım!”
O gece Arif değişti. Bir insanın içindeki sevda öldü… Yerine hesap doğdu. Ya adalet olacaktı ya da hiçbir şey… O gece Arif öldü. Sabah olduğunda başka biri doğdu. Gözlerinde artık sevda yoktu. Sadece keskin, soğuk bir kararlılık vardı.
Atına bindi.
Sabah ezanının ince sesi vadilere yayılırken o yola düştü. Nal sesleri köyün sessizliğini yararak ilerledi. Derler ki o an, zaman bile duraksadı, rüzgâr yönünü unuttu.
Sonra…
Sonrası şu:
Şehrin çıkışındaki tahta köprüde pusu atarak ağayı beklemeye başladı. Yaklaştıkça artan nal sesine üç el silah sesi karıştı. Ağa yere düştü. Ama yere düşen sadece bir beden değildi. Yılların korkusu, suskunluğu, boyun eğmişliği de onunla birlikte yıkıldı.
Arif, Ağa’ya yaklaştı. Ağa titredi:
“Yapma…” dedi.
Arif eğildi. Sesi sakindi, ama taşıdığı yük ağırdı:
“Bugün töre konuşmaz… adalet konuşur.”
Silah bir kez daha konuştu.
Ve o an…
Sadece bir adam ölmedi. Zulüm sustu. Korku gömüldü. Sessizlik parçalandı. Rüzgâr esti. Sözler dağıldı. Toprak, yıllardır tuttuğu nefesi bıraktı.
O günden sonra Kaleüstü eskisi gibi olmadı. Düğünler eksik kuruldu. Türküler yarım söylendi. Çünkü herkes biliyordu: Bir aşk parçalanmıştı… Ama bir adam, adalet olmuştu.
Arif ile Gülbeyaz’ın hikâyesi dilden dile dolaştı. Her anlatan biraz daha kısık sesle, biraz daha derinden anlattı. Ve geriye şu söz kaldı: Bazı aşklar kavuşmak için değil, uğruna yanmak için yazılır. Ve bazı adaletler kanla hatırlanır.
*
MEHMET GÖZÜKARA
