VİCDANLARIN İFLASI

BENGÜL ALKAN

*

Etraf, gözün gördüğü yere kadar bembeyaz. Çok abartılı bu sene kış, boyumu geçti kar. Fırtına, tipi… Kar sabahlara kadar yağmayı alışkanlık edindi. Burada, bu köyde yaşamaya başlayalı neredeyse dört sene oluyor. İlk geldiğim günleri hatırlıyorum da ne kadar korkmuş ve ürkmüştüm; alışamamaktan, başaramamaktan. Yarım bırakır kaçarım sanmıştım. Korktuğum başıma gelmedi. Günler geçtikçe şaşırtıcı bir şekilde buraya ait hissetmeye başladım kendimi. Zamanla karların ardındaki dünyadan ürker oldum belki de.

Yeni mezun, genç bir öğretmen olarak atandığım ilk yerdi. Çalıştığım ilkokul, kasabadan çok uzakta, bir dağ köyündeydi. Bir yerden sonra araç gidemiyordu.

İlk gün, kasabadan belli bir yere kadar araçla götürüldüm. Köy muhtarına haber verilmişti gelişim. O noktada beni okulun hademesi karşıladı. Hademe yaşlı sayılabilecek Anadolu insanının vakurluğunu bir deri gibi üzerinde taşıyan saygılı, güngörmüş biriydi. Onun refakatinde, eşek sırtında saatler süren meşakkatli yolculuk sonrası akşamüzeri köye ulaştık. Daha önceden temizlenmiş, düzenlenmiş ve okulla bitişik olan lojmana adımımı attığımda çok endişe etmiştim. Hademe müsaade isteyip ayrıldıktan sonra kapımı çalan kadınlar tencere tencere yemekler taşımışlardı. Bu sıcak karşılanma az da olsa yüreğime su serpmişti.

Birkaç gün geçmişti. Okullar açılıp eğitim ve öğretim yılı başlamıştı. İlk işim, tek gözlü sınıfın sobasını yakmak oldu. Hademe henüz ortalıkta görülmüyordu. Sıralar eski, yer yer kırık döküktü. Sonrası, sınıf doldu taştı. Zamanla onlar beni, ben de onları çok sever olduk.

Çok çalışkan, sevimli, dördüncü sınıf öğrencim Hanife ne zamandır okula gelmiyordu. Bu dikkatimi çekince arkadaşlarına her sorduğumda, hastaymış cevabını aldım. Evlatlarım gibi severim onları. Merak edip ilgilenmek için evlerine gitmeye karar verdim.

   “Merhaba! Ben Hanife’nin öğretmeniyim. Çoktandır okula gelmiyor. Merak ettim. Görüşebilir miyim?”

   “Kızımız hasta ve şu an uyuyor. İyileştiğinde okula göndereceğiz!”

Annesinin beni içeriye bile buyur etmemesi ve korkak hali iyice şüphelendirmiş, içime bir kurt düşürmüştü. Acaba neler oluyor ve ne saklıyorlardı? İstemeyerek de olsa kafamda onca sorularla geri dönmeye mecbur kaldım.

Aradan bir hafta daha geçmesine rağmen Hanife hâlâ okula gelmeyince ve arkadaşlarından da bir cevap alamayınca, bu defa çok kararlı bir şekilde tekrar evlerinin yolunu tuttum. Eve yaklaştığımda; ara sıra okula gelen Hanife’nin arkadaşını görünce sordum bir umutla.

   “Öğretmenim Hanife artık okula gelmez!”

   “Neden gelmesin ki?”

   “O evleniyor da ondan!”

Çok şaşırmıştım. Dizlerimin bağı çözüldü, başım dönmeye başladı. Biraz nefeslendikten sonra; eski, tek katlı, kerpiç evin kapısını telaşla vurmaya başladım. Kapıyı Hanife’nin ağabeyi açtı. Neden geldin der gibi asık bir çehre ile baktı bana.

   “Yine ben. Hanife’yi soracaktım da. Hâlâ okula gelmiyor.”

   “Daha ne kadar geleceksin kapımıza öğretmen? Yok, o daha gelmeyecek okula. Unut sen Hanife’yi!”

   “Ne demek gelmiyor beyefendi! Okuma hakkını nasıl elinden alabilirsiniz?”

   “Uzatma öğretmen! O artık evli bir kadın sayılır. Okulla mokulla işi kalmadı. Haydi, gidin buradan. Hayırlı günler size!”

   “Ne kadını be! O daha çocuk! On bir yaşında var yok. Aklınızı mı kaçırdınız siz? Cinayet işliyorsunuz. Nasıl insanlarsınız siz!”

   “Bak işine sen öğretmen. Uzatma!” diyerek kapıyı suratıma sertçe kapattı. 

Bir süre oyalandım evin etrafında. Hanife’yi belki görürüm umudu ağır basmıştı. Ses seda yoktu. Sinirle kapıyı yeniden çaldım. Bu kez annesi çıktı karşıma:

   “Ne var? Ne istiyorsun? Gelme artık be! Kız bizim. Sana ne? Sen ne hakla karışıyorsun? Hadi git, Başımızı belaya sokma bizim!” deyip o da kapıyı defol git, der gibi yüzüme kapattı.

Hemen soluğu köyün ortasındaki Jandarma Karakolunda aldım. O arada nereden duyduysa hademe koşarak geldi yanıma. Durumu Jandarma komutanına bir bir anlattım. Bunun suç olduğunu onlar da biliyordu elbette ki. Bana bu konuyla bizzat ilgileneceğini söyledi.

Yolda yürürken rahmetli annem geldi aklıma. Anne babası ölünce akrabaları onu on dört yaşındayken babamla evlendirmişler. Anlatır dururdu hep çektiklerini ve nasihat ederdi her gün. Yedi tane çocuk doğurmuş; peş peşe birer, ikişer yıl arayla. Arada birkaç da düşük işin cabası. Ezilmiş, yorulmuş, açlık, sefillikle yaşamış.  Hastaneleri mesken tutmuş; şu hastalık, bu hastalık derken genç yaşta ölüp gitmişti. Yaşadığından bir şey anlamadan. Şimdi öğrencim… İzin vermemeliydim!

Kaç gündür Jandarmadan bir haber çıkmayınca tekrar gittim. Bu kez şaşkına döndüğüm, inanamadığım bir tavırla karşılandım.

   “Bakın öğretmen hanım! Valla biz ikazımızı yaptık. Öyle bir şey yok, dedikodu dediler. Hem siz nereden çıkardınız bunu? Emin misiniz?”

   “Nasıl emin olmam. Kaç kere kapılarına gittim. Kovdular beni. Kızı aylardır okula göndermiyorlar. Suç işliyorlar.”

   “Öğretmen Hanım. En iyisi sen bu işe hiç karışma. Boşver, okuluna git gel. Bakarsın senin tayin işi bir an önce olur gidersin bu köyden. Boşuna buraların huzurunu bozma.  Başına iş alma. Haydi, hayırlı günler size!”

Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Bu kapı da yolların kardan kapandığı gibi kapanmıştı işte. Çok çaresiz ve güçsüzdüm. Köy halkının kulakları sağır, gözleri kör olmuştu. Hepsinin Hanife’nin, küçücük bir kızın evlendirileceğinden haberleri yokmuş gibi davranmalarını kabul edemiyordum.

Söylentilere göre; Hanife, hali vakti yerinde, altı karısı olan, kasabalı, yaşlı bir adama verilecekmiş. Bunları duyunca defalarca kusmaktan geri koyamadım kendimi. Kime başvursam bir çare olamadım. Şehre inemiyordum kardan. Yetkililere durumu bildirecek hiçbir imkân bulamıyordum.

Hanife’nin arkadaşı ağlayarak okula geldi bir gün. Kötü bir şeyler olduğunu hissetmiştim. Ve büyük ihtimalle bu olay öğrencim, çocuk gelin, Hanife’mle ilgiliydi.

   “Ne oldu kızım? Ne oldu söylesene! Ne oldu?”

Apar topar Hanife’yi o adama vermişler. Gelinlik giydirmişler, taç takmışlar ipek gibi uzun saçlarına. Çocuk bu ne anlar, ne bilir! Atmışlar bir odaya. Yaşlı adam üzerine gelip soymaya başlayınca çok korkmuş, titremiş, dehşetle bakmış son kez ihtiyar adama ve o bebek vücudunu bırakmış beşinci kat penceresinden aşağıya.

Yapışmış betona ve gitmiş nefesi, yükselmiş ruhu meleklerin kanatlarına.

O an boğazımda bir çığlık düğümlendi, boğum boğum hala içimden bir türlü atamadığım. Herkes suçluydu, günahkârdı bu köyde. Çünkü hepimiz bir cinayetin azmettiricisiydik; âdetimizle, örfümüzle ve vicdansızlığımızla.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram